09 Mayıs, 2009

"Bir Sineastın Portresi: Tarkovski ile Filmleri Üzerine" Başlıklı Röportaj Üzerine


   (Cinéaste (fr.) teriminden türetilmiş sineast, Türkçeye girmiş bir sözcük değil aslında. Film yapımcısı, film yapımına katkısı olan kişi gibi anlamlarının yanında sinema tutkunu gibi bir karşılığı da bulunan cinéaste kelimesini açıklamak için sinemasever tabirini kullanmak hafif bir ifade olurdu.)

   Bahsedeceğim, 1986 yılında France Culture isimli radyoda Laurence Cossé tarafından gerçekleştirilen bir Andrey Tarkovski röportajı. Bu röportajın yazıya dökümünü (çeviri:Güven Güner) ilk okuduğumda BBC Türkçe'nin Nuri Bilge Ceylan'la yaptığı ve birkaç cümleyle Tarkovski'ye de değinilen röportaj geldi aklıma. Bir röportörün ne kadar önemli olduğunu tekrar anladım bu iki röportajı karşılaştırınca. Nuri Bilge Ceylan'ın maruz kaldığı soruların kalitesi, onların ağdalı bir dille sorulmasıyla yükselmiyor kuşkusuz. Özellikle, "bulutları çok seviyorsunuz sanırım" minvalinde bir soruya verilen "kasvetli havaları severim" cevabına, kontra olarak "neden?" sorusun sorulması gülünç sahiden. Her zaman görüş alma şansı bulamayacağınız bu gibi kişileri "konuşturmak" için doğru sorular Laurence Cossé'ninkiler sanırım. Özellikle de cevap alacağınız kişi XX. yüzyılın en büyük yönetmeniyse.

   Tarkovski'nin yönetmenliğini tartışmak ne kadar abesse, geçen yüzyılın en önemli fikir adamlarından biri olduğunu tartışmak da o kadar abestir. Tarkovski'de pergelin destek ayağı sinemanın üzerinde duruyorsa (ya da Tanrı'nın üzerinde mi demeliydim), diğer ayak sanatın tüm alanlarını kapsar ve onun sanat üzerine ortaya koyduğu görüşlerin tamamı benim için bir pusuladır.

    Tekrar röportaja dönüp içinden birkaç kelamı cımbızlamak istiyorum. Röportajdan önce kaydedilen "İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir" cümlesi, Tarkovski'nin Mühürlenmiş Zaman isimli kitabında bulunan çok önemli bir paragrafın giriş cümlesidir. Kitap tekrar elime geçtiğinde bu paragrafın tamamını burada paylaşacağım.

   Sırasıyla Ivan'ın Çocukluğu, Andrei Rublev, Solaris, Ayna, Stalker ve Nostalghia filmleriyle ilgili bazı fikirlerini belirten Tarkovski'nin röportajda geçen ve vurgulanması gereken bazı sözleri (özellikle Picasso ve Tanrı ile ilgili söylediklerine dikkatinizi çekerim) şunlar: 

   
  • "Nedir yaratım? Neye yarar sanat? Bu sorgulamanın cevabı şu formülde yatıyor: Sanat bir yakarıştır. Bu her şeyi anlatıyor. İnsan sanat aracılığı ile umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entelektüel analiz olabilirler. Picasso'nun tüm eserleri bu entelektüel analiz üzerine kurulmuştur. Picasso dünyayı kendi analizi, kendi entellektüel yeniden yapılanması adına boyar. Adının tüm prestijine rağmen itiraf etmeliyim ki sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum."

  • "Sanat yaratma kapasitesidir. Yaratıcının aynadaki yansısıdır. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Sanat, Yaradan'a benzediğimiz belirli bir andır. Bu yüzden Yaradan'dan bağımsız bir sanata asla inanmadım. Tanrı'sız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrı'ya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak: Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek fethetmek demek değildir."

  • (Ayna hakkında) "Bir gün filmin gösteriminden sonra, halka açık olarak düzenlenen tartışma iyice uzamıştı. Gece yarısından sonra salonu temizlemekle görevli temizlikçi kadın geldi ve artık salonu boşaltmamızı istedi. Filmi daha önce görmüştü ve tartışmanın niye bu kadar uzun sürdüğünü anlamıyordu. Bize, " Aslında herşey çok basit: Birisi hasta düşer ve ölümden korkmaya başlar. Birden başkalarına yaptığı kötülükleri hatırlar. Özür dilemek, kendini afettirmek ister" dedi. Bu basit kadınn herşeyi anlamış, filmdeki pişmanlığı kavramıştı... Salondaki eleştirmenler filmden

    hiçbir şey anlamadıkları halde, ilköğrenimini bile bitirmemiş bu kadın bize kendi gerçeğini, Rus halkının pişmanlığı gerçeğini söylüyordu."

  • (Ivan'ın Çocukluğu hakkında) "Biraz tuhaf bir hikayesi var bu filmin. Mosfilm stüdyoları filmin yapımına başka bir ekiple başlamıştı. Filmin yarısından fazlası bu ekiple çekildi, paranın yarısı harcandı ama sonuç öylesine kötüydü ki, yapımcı firma filmin çekimini durdurmak zorunda kaldı ve yeni bir yönetmen aramaya başladı. Önce isim yapmış yönetmenlere başvuruldu, sonra daha az tanınmışlara. Hepsi de bu yarım filmi devralmayı reddetti. Bana gelince VGIK Sinema Okulu'ndan yeni mezun olmuş, diploma filmim " Le Rouleau Compresseur et le Violon" u bitirmeye çalışıyordum. Öneriyi kabul etmeden önce bir çok şart ileri sürdüm. Senaryoyu yeniden yazmak, bunun için de senaryonun esinlendiği Vladimir Bogolomov'un hikayesini yeniden okumak istiyordum. Daha önce çekilen ve hepsi bir metreyi geçmeyen kısmın hiç çekilmemiş gibi kabul edilmesini ve her şeye sıfırdan başlamak için tüm oyuncularla, teknik ekibin degiştirilmesini istedim. Bana " Tamam ama paranın da yarısını alacaksınız " denildi. Ben de "Eğer bana beyaz kart verirseniz yarım bütçeyle de çalışırım" diye cevap verdim ve film böylece çekildi."

  • (Ivan'ın Çocukluğu hakkında) "Film iyi karşılandı ama eleştiri düzeyinde tamamen anlaşılmaz olarak kaldı. Herkes, tarihi, hikayeyi filmin karekterlerini yorumladı. Oysa ki söz konusu olan, daha çok, genç bir yönetmenin ilk yapıtıydı. Yani tarih görüşümün değil, dünya görüşümün anlaşılabileceği şiirsel bir eserdi söz konusu olan. Mesela Sartre, filmi İtalyan solundan gelen eleştirilere karşı coşkuyla savundu, ama tamamen felsefi bir açıdan. Bu benim için geçerli bir savunma değildi. İdeolojik değil sanatsal bir savunma arıyordum. Bir filozof değil sanatçıyım. Ayrıca bu savunma tamamen gereksizdi. Filmi kendi öz felsefi değerleri ile yorumlamaya girişiyordu ve ben, sanatçı Andrei Tarkovski, bir kenara konmuştum. Sanki yalnızca Sartre'dan konuşuluyordu, sanatçıdan değil."

        Özellikle ilk iki alıntı, büyük tespitler içeriyor. Benim şu anda ve belki de hiçbir zaman altından kalkamayacağım kadar büyük.

         Bağlantılar:

      - Röportaj

      - Mühürlenmiş Zaman

      - İlgili Yazılar: 1    2    3
      .

    • 06 Mayıs, 2009

      Ahırkapı'da Hıdırellez - 2009



      Ahırkapı Hıdrellez Şenlikleri'nin 2009 etkinlikleri dün başladı. İmkanı olup gitmeyenler (kötek hakkedenler) ve gitmeye imkanı olmayanların (ben de bu gruba dahilim) neler kaçırdığını görmek için, önceki yılların etkinliklerinin resim ve video galerilerine, Ahırkapı Hıdrellez Şenlikleri'nin internet sitesinden ulaşabilirsiniz.


      Bu etkinliklerin ilk olarak nasıl başladığını merak ediyorsanız buraya, gelme imkanım olsaydı beraber göbek atacağım kişinin şenliklerle ilgili yazısına ve çektiği fotoğraflara ulaşmak için sizi başka bir bloga göndermeliyim.
      .

      Vincent van Gogh'un Kulağı


          İki gün önce (4 Mayıs) the Daily Telegraph'ın
      yayımladığı, aynı gün benim de posta kutuma gelen habere (Daily Mail'de de yayımlandı) dün de ntvmsnbc.com'da rastladım. Ntvmsnbc, giriş cümlelerini "Daily Telegraph'taki habere göre" şeklinde oluşturduğu haberinde, Telegraph'ın internet sitesindeki yazının kısaltılmış bir halinin direkt Türkçeye çevirisine yer vermiş; cümlelerin sonuna da, "iddia edildi", "söylendi" gibi fiiller eklemiş.

          İyisi mi ben haberin içeriğine döneyim. Bu güne kadar, Hollandalı ressam Vincent van Gogh'un kulağını kendisinin kestiğine inanılıyordu. Evet bu böyleydi. Bu düşünceye göre, 1888 sonbaharında bir başka ünlü ressam Paul Gauguin ile aynı evde yaşamaya başlayan van Gogh, aralarının bozulmaya başladığı Aralık ayının 23'ünde Gauguin ile girdiği bir tartışmanın sonunda, evden ayrılan Gauguin'i bir süre takip etmiş, daha sonra da eve dönüp usturayla sol kulağının bir bölümünü kesmişti. Daha sonra kulağını geneleve götürüp bir fahişeye teslim ettikten sonra bayılan ressamı o akşam hastaneye kaldırmışlardı. Sağ tarafta görülen oto-portreyi ise Van Gogh kulağını kestikten bir ay sonra resmetmiştir.

       

           Telegraph'daki haberde ise, iki Alman sanat tarihçisinin bu konu hakkında yaptıkları araştırmanın sonucuna göre, Hollandalı ressamın kulağını, aynı zamanda eskrimci de olan arkadaşı Gauguin'in kestiği belirtiliyor. Bu araştırmaya göre Gauguin'in kendi yanından ayrılmasını hiç istemeyen van Gogh ona yalvarırken, Paul Gaugiun (oto-portresi solda) elindeki kılıcı van Gogh'a doğru savurur ve kulağını koparır. Bunu kasıtlı yapıp yapmadığı bilinmemektedir fakat Gauguin bu olaydan sonra kaçarak uzaklaşır. Ertesi gün polis Gauguin'i sorguladığında, Gauguin o bilinen hikayeyi uydurur ve arkadaşının kendi kulağını kendisinin kestiğini söyler. Vincent van Gogh ise bu hikayeye karşı çıkmaz çünkü, arkadaşını kaybetmek istememektedir.

          Tezlerine en büyük kanıt olarak, van Gogh'un bu olaydan iki yıl sonra (1890) kendini göğsünden vurup öldürdükten sonra Gauguin'e söylediği son sözlerini ("Sen sessizsin, ben de...") kanıt gösteren araştırmacılar, Van Gogh'un intihar sebebi olarak da Gauguin'in onu bırakıp gitmesi olduğunu söylüyorlar.

      Bağlantılar:

      - Daily Mail

      - the Daily Telegraph

      - AOL

      - Wikipedia
      .

      03 Mayıs, 2009

      Herhangi Birinin En Sevdiği Kişi misin?




        Miranda July'nin yazıp Miguel Arteta'nın yönettiği, John C. Reilly'nin de portakal dağıttığı 2005 yapımı bu kısa filmi izlediniz. Şimdi düşünün, öyle misiniz?


      Bağlantılar:

      - IMDB
      .

      30 Nisan, 2009

      Küçük Küplerden Ev


         On dakikalık bu harika animasyonun (La maison en petits cubes) yaratıcısı Kunio Kato isminde bir Japon. Sadece Japon ifadesini kullanmamın nedeni, bu kişinin IMDB'deki profiline baktığımda, '77 doğumlu ve bu filmin yaratıcısı olmasından başka hiçbir bilgiye ulaşamamamdır. 2008 yılında En İyi Kısa Animasyon dalında OSCAR'ı da kazanan (thank you'dan ibaret teşekkür konuşması) bu filmin çizimleri ve müzikleriyle desteklenen sadeliği beni çok etkiledi. Bu kadar çok etkilenmem, böyle bir hayata özenmiş olmamdan da kaynaklanıyor olabilir ayrıca.

         Denizin içindeki evinin, denizin hemen üstündeki katında yaşayan yaşlı bir adam, deniz seviyesi yükseldikçe evine yeni bir kat çıkarak yukarıya taşınmaktadır ve bir gün alt kata düşürdüğü piposunu almak için suya girince her katta başka bir anısı canlanır ve denizin dibine kadar iner...



      Bağlantılar:

      - IMDB
      .

      24 Nisan, 2009

      Dostoyevski: Daha 1000 Yıl Okunacak


         Bir kitapçıya gidin ve romanların olduğu bölümün, üzerinde 'yabancı' etiketi bulunan raflarının önünde dikilin. Muhtemelen orta raflardan birinde Dostoyevski'nin romanlarının yanyana dizildiğini göreceksiniz. İlk gözünüze çarpacaklar: Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza, Budala, İnsancıklar... Biraz daha dikkatle incelerseniz Kumarbaz, Cinler, Beyaz Geceler, Delikanlı, Ölüler Evinden Anılar ve birkaç kitabı daha göreceksiniz.

         Şimdi elinize İnsancıklar'ı alın. Elinizde hangi yayınevinin kitabı olursa olsun muhtemelen arka kapağında şunlar yazıyor:

      "... Belinski onu övgülere boğdu, şair Nekrasov "Yeni bir Gogol doğdu" diye haykırdı."

         Şimdi de yukarıda saydığım kitaplardan herhangi birini ya da bir başka Dostoyevski kitabını elinize alın ve eğer ön sözden önce yazarın hayatının özetlendiği bir bölüm varsa orayı okuyun. Yine yazının içinde bir yerde kuvvetle muhtemel şu cümleyle karşılacaksınız:

      "... Belinski onu övgülere boğdu, şair Nekrasov "Yeni bir Gogol doğdu" diye haykırdı."

         Yalnız dikkat edin, Belinski övgüye boğar, Nekrasov ise haykırır. Bu insanlar yaşamları boyunca başka bir konuya ilgi duymamışlardır. Belinski ve Nekrasov'un tüm uğraşları Dostoyevski'yi övgüye boğmaktan ibarettir.

          Şaşırmadım. 'Dostoyevski: Daha 1000 yıl okunacak' dosyasıyla piyasaya sürülen iki aylık edebiyat dergisi Notos’un 15. sayısının (Nisan-Mayıs) Dostoyevski ile ilgili olan ilk yazısının giriş cümleleri de bu şekilde. Belinski'nin coşkulu övgülerinden söz ediliyor İnsancıklar'ın yayımlanmasından sonraki dönemde. Bu yazı René Wellek'e ait.

         Aslında Notos'un 'Dostoyevski dosyası' olarak tanımladığı bu çalışmayı bir Dostoyevski sayısı olarak ele almamız mümkün olsa da, detaylı bir Dostoyevski dosyası hazırlandığını söylemek pek olası gözükmüyor. Buradaki vurgu, detaylı kelimesinden çok 'dosya' kelimesindedir. Sayıyı hazırlayan ekip, editöryel bir anlayışla ana bir yazının etrafında başka yazılarla bu yazıyı beslemek yerine, Dostoyevski ile ilgili çeşitli zamanlarda yazılmış yazıların çevirilerini (ve birkaç orijinal Türkçe kritikle beraber) art arda koymak suretiyle bir sayı hazırlamış. Sırasıyla bu yazıların sahipleri: René Wellek, D.H. Lawrence, Demir Özlü, Irwing Howe, Sabri Gürses, Georg Lukács, A. Ömer Türkeş, Marcel Weinreich. Bunların yanında Nikolay Berdyaev, André Gide, Henri Troyat gibi önemli yazarlardan da, diğerlerine nispeten daha kısa pasajlarla alıntılar yapılmış. Son olarak Dostoyevski'nin Çam Ağacı ve Düğün isimli öyküsü Sabri Gürses çevirisiyleyer alıyor.

        İlk yazının giriş cümlelerinin Belinski'den alıntı olmasına şaşırmama rağmen, bunu seçimin René Wellek şeklinde yapılmasından doğan bir tesadüf olmasına yorabiliriz. Ancak Dostoyevski sayısının, bir sürü çevirinin arka arkaya dizilmesiyle oluşturulmasını yadırgadım  ve fakat bunun nedeniyle ilgili bir tespit yapamadım Belinski örneğinde olduğu gibi. Kısa zamanda oldukça fazla sayıda okuyucuya ulaşan bu derginin çok daha iyisini yapabileceğini düşünmüştüm bir arkadaşımın bu sayıdan beni haberdar etmesinden sonra.

         Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; yazarla ilgili doğru ve tatminkar tespitlerin yapıldığı, eserleriyle ilgili farklı bakış açılarından önemli yazıları bir arada bulunduran gayet doyurucu bir sayı olmuş Notos'un on beşinci sayısı. Kitaplığınızın bir köşesinde bu sayı için yer ayırmak doğru bir hareket olacaktır; hakkını yemek istemem bu açıdan bakınca. Eleştirimin dayanak noktası, Semih Gümüş'ün ön sözde dillendirdiği "Notos'un bu sayısı da 25 yıl okunabilir" cümlesidir. Derginin ihtiva ettiği yazılar yirmi beş yıl okunabilir. Hatta bunun mütevazi bir tahmin olduğunu söylemeliyim, beklenir ki Dostoyevski zihnen yaşadıkça -sonsuza kadar- bu yazılardan bazıları değerini koruyacaktır. Ancak bu konuda Notos'un katkısı nedir, hangi noktadadır, bu konuda şüphelerim var. Herhangi bir derginin bir sayısını Dostoyevski'ye adayıp böyle yazıları bize ulaştırması, en azından aralarında başka yerde bulabileceğiniz yazılar olsa bile bunları bir araya getirip basılı bir şekilde elinizde bulunma imkanını size sağlaması az bir şey midir? Kesinlikle hayır! Böyle bir sayı için Notos'a teşekkür ederim. Ancak bu çeviriler ve birkaç yeni yazı bu sayının yirmi beş yıl okunmasını iddia edecek (muhtemelen okunacaktır) ve bundan paye çıkartmayı sağlayacak kadar önemli midir? Belki de önemlidir.

         İçerikle ilgili birkaç kelam daha edecek olursam, daha önce de İngilizcesini okuduğum D.H. Lawrence ve Irwing Howe'nin yazılarını çok önemli buluyorum. "Dostoyevski'de her zaman olduğu gibi, şaşırtıcı bir keskin zeka itici bir sapkınlıkla iç içe geçmiştir. Ahlak temelinde şeytana gösterdiği düşmanca tutum yine ona beslediği gizli hayranlıkla karışmıştır. Hep sapkın. hep katışık, hep şeytani bir düşünür ve hep olağanüstü bir vizyoner olmuştur Dostoyevski" diyen Lawrence'nin Dostoyevski'nin sapkınlığını "insanları yönetmeyi üstlenen bu çok yaşlı bilge kişiyi Büyük Engizisyoncu yapması"nda anlamlandırması önemli bir nokta.

         Ayrıca Georg Lukács'ın yazısındaki Dostoyevski'nin karakterlerindeki -somut, gerçek- ümitsizlik ile batılı gösterişçi ve sahte umutsuzluk arasındaki farkın çok güzel izah edildiği bölüm haricinde; Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'in devamı olarak tasarladığı şeylerin içinde Alyoşa'nın "önce bir süreliğine ateist, daha sonra inançlı, ardından dindar ve bağnaz ve en sonunda yeniden ateist" olacağının belirtildiği bölüm ilk bakışta ilgimi çeken noktalardandı.

         Öteki olarak bilinen Dostoyevski romanıyla ilgili olan Sabri Gürses yazısı belki de en çok ilgimi çeken noktaydı dergideki. Gürses, bu romanının isminin Türkçeye neden "öteki" olarak çevrildiğine anlam verememesiyle ilgili olarak ele aldığı bu yazıda önerdiği "İkiz" karşılığıyla paralel olarak bu romanla ilgili kısa bir inceleme ele almış ve ilgili çekici bir yazı yazmış. Ayrıca yazının bir noktasında İkiz'i Quake, Doom, Half-Life gibi oyunlarla ilgili birkaç noktayla ilişkilendirmesi de gülümsetti beni.

         "Nekrasov'un cenaze töreni ve Dostoyevski'nin konuşması" (Korolenko) isimli yazının ise havada kaldığını düşünüyorum. Konmasa da olacak türden bir yazıymış bu sayıya.

         Benim de daha önce bir yazımda (Dostoyevski'nin Mektupları) değindiğim mektuplardan da bir iki örnek konmuş dergiye. Daha önce de bahsettiğim gibi son olarak da "Çam Ağacı ve Düğün" isimli bir Dostoyevski öyküsünü içeriyor bu sayı.


         Yakınlarınıza duyabileceğiniz bağlılığın en uç noktaları neyse, ben çok daha fazlasını hissettim Dostoyevski'ye karşı hep. Tam ergenlik çağında onunla tanıştım ve bütün hayatım değişti.
      Bu kadar basit. Tamamen farklı bir yönelime sahip olmamı sağlayan bu adamla ilgili takıntılarımı burada ortaya dökmek istemiyorum ancak şunu söyleyebilirim: Babanıza manen ne kadar bağlı ve onu ne kadar çok seviyorsanız, benim de fikren öyle bir bağlılığım ve sevgim var Dostoyevski'ye karşı. Onunla ilgili elime geçen hemen her şeyi okudum diyebilirim defalarca. Onun için bir değil, bin yazabileceğim bu adamla ilgili yazıyı burada noktalamazsam kontrolden çıkacağımı farkedip kesiyorum.

         Ayrıca Notos'un Dostoyevski özel sayısının giriş paragrafında şu cümelelere yer vermesini ise komik buldum: "Belki aynı zamanda bir deha olan Dostoyevski...".

         Her açıdan komik, bir değil.


      Bağlantılar:

      - Notos Blog: 15. Sayı

      - İlgili Yazılar: 1 2 3
      .

      12 Nisan, 2009

      Tut

       


         *Rss okuyucusu kullananlar siteye girmeli.

         Bağlantılar:

      - Kaynak
      .

      07 Nisan, 2009

      Yazmayı Bırakmak?


        Ntvmsnbc’nin haberine göre Gabriel García Márquez yazmayı bırakmış. Yazarın yayıncı temsilcisinin (menajerin afilisi) “García Márquez'in bundan sonra hiçbir şey yazacağını düşünmüyorum” dediği söyleniyor ve Márquez’in önceki açıklamaları da göz önünde bulundurunca “Márquez okurları kaygıya kapılmış”. Bunun üzerine Pınar Kür, Mario Levi, Buket Uzuner, Ahmet Ümit gibi “üstat”lara n’olacak bu Márquez’in hali diye sormuşlar.

        Kür, “Hatta bazen –bunu Márquez' için söylemiyorum ama- çok sevdiğim yazarların eski kitapları yanında yeni kitaplarını beğenmiyorum. Belli bir zirveye vardıktan sonra daha az değerli esereler yazabiliyorlar. Bence belli bir yerde bırakmayı bilmek de bir erdemdir.” demiş.

        Uzuner, “Benzer yaşlarda Nobelli iki yazardan söz ediyoruz. Bunun yazarın tükenmesiyle ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Hele Márquez için... Bu geçici bir istek de olabilir, bıkmış da olabilir.” demiş.

        Levi, “Tabii ki Márquez'in yeni yazabileceği kitapları her zaman için heyecanla okumak isterim de, o kadar çok yazdı ki Marquez, bundan sonra artık yazmasa da olur.” demiş.

        Ahmet Ümit, “Kafka” demiş. (?)

        Bir araya getirirsek: “Nobel almış bir yazar var, üstat olarak algılanıyor ve zirvede. Artık yazsa n’olur yazmasa n’olur. İstese yine kusursuz şeyler yazar ancak artık arşa yükseldiği için bırakabilir yazmayı, canı sağolsun. Kafka.”

        Yukarıdaki haberi okuyunca Notos Öykü’nün bir sayısında yazmayı bırakanlarla ilgili bir dosyanın hazırlandığını hatırladım ve (Ret yazarları, Yazmayı niçin bıraktılar?) Notos’un o sayısını Google’de aradığımda Doğan Hızlan’ın bir yazısı karşıma çıktı. Tolstoy, Rimbaud, Oscar Wilde gibi örnekleri alıp yazısına koymuş Hızlan.

        Tabii ki böyle çok örnek var. Eğer yazmak deyince, yazdıklarını bir kitap haline getirip yayımlatmak geliyorsa akla; başka tonla yazar da var çeşitli nedenlerle yazmayı bırakan. Eğer yazar deyince yazdıkları basılan ve bundan para kazanan, bunu meslek edinen kişiler geliyorsa akla; birçok yazar var sıkılıp bırakan. Ancak Marquéz’in menajeri tarafından yapılan açıklamaları da düşününce, Harry Potter serisinin yazarının “hikayeyi burada kesiyorum, bir daha yazmayacağım” demesinden ne farkı var bu yapılanın?

        Eğer bir yazar “bıraktım” dedikten sonra da küçücük bir kağıt parçasına bir şeyler karalamak dahi içinden gelmiyorsa o zaman gerçekten bırakmış demektir. Ya da yazdıklarını başkalarına da sunma kısmında cimri davranıp yazdıklarını sadece kendine de saklayabilir. Ancak bunun yazarın menajeri tarafından, bir pop-müzik yıldızının sahnelere veda etmesi gibi açıklanması, samimiyeti ortadan kaldırıyor kuşkusuz. Bir de durum sadece kitaplarının basılmayacak olmasından ibaretse artık ve böyle yaygara koparılarak her yerde haberi yapılıyorsa, gözümde Adnan Şenses’in sahnelere vedasından hiçbir farkı yok bunun. Her an bir dönüş olabilir ve yeni bir kitapla karşılaşabiliriz. Ve hatta şu anda hazırlanıyor bile olabilir. İyi tarafından bakarsak, artık çok sevdiği Shakira’yı rahat rahat soyup onu övebileceği, ona özel senaryolar yazabileceği bol bol vakti olur belki de yazarın. Bu da bardağın dolu kısmı.

         Bir tarafta, Büyük Bir Günahkarın Yaşamı’nı bitirmeye çalışırken ölen Dostoyevski varken bu tip sahnelere vedalar komik duruyor gerçekten. Şimdi bu yazıyı bitirilebilecek en güzel şekilde bitireceğimi düşünüyorum bu alıntıyla:

        "Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım, oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

      Sait Faik Abasıyanık

        Bağlantılar:

      - Haber

      - Doğan Hızlan: Yazmak Bırakılır mı?
      .

      05 Nisan, 2009

      Pasaj

         “Kendini bir şeye adamak gelişmemiş olmaktır. Matthew Arnold kültürün toplumsal ilerleme olduğuna inanmış olsa bile Amerikan İç Savaşı’ndaki köleliğe ilişkin tartışmada taraf tutmayı reddetmiştir. Kültür siyasetin panzehiridir; denge çağrısıyla fanatik dar görüşü yumuşatır; benliği taraflı, dengesiz, mezhepçi her şey tarafından lekelenmekten sakince korur. Aslında, postmodernizmin liberal hümanizmden hoşlanmamasının altında, bu görüşü katı konumlar karşısında duyduğu çoğulcu tedirginlikten fazlası, belirlenmişi dogmatikle karıştırması yatar. Kültür bir kapitalizm eleştirisi olabilir; bununla beraber, kapitalizmin karşıtlarının da eleştirisidir.” * 

         İlk cümle önemli ve fakat bir o kadar da tartışmalı, polemiğe açık.


      * Kültür Yorumları (The Idea of Culture) - Terry Eagleton
         (Ayrıntı Yayınları, Sayfa 27, Çeviri: Özge Çelik)
      .

      01 Nisan, 2009

      Django Reinhardt

       
         Django Reinhardt - Minor Swing
        

         Naçizane, üç adet el dizayn ettim. Bunlardan ilki sıradan olanı. Muhtemelen sizin eliniz de buna benzer, hiçbir özelliği olmayan bir el. İkincisi Rachmaninoff’un eli, daha önce konu ettiğim. Üçüncüsü ise Django Reinhardt’ın eli, ben yaptım.

      norm rach django

                Norm                                   S. Rachmaninoff                                 Django Reinhardt


         Django Reinhardt, Belçikalı bir çingene. Tüm zamanların en iyi caz gitaristlerinden biri. Akor  basarken kullanabildiği son iki parmağı hariç tüm sololarını işaret ve orta parmağıyla atan Reinhardt, günümüzdeki birçok gitar virtüözünün ilahı.

         Bir yangında bu hale gelen parmaklarıyla neler yapabildiğini duymak için Youtube’u kullanabilirsiniz. Tabii ki ben söylemeden de kullanabilirdiniz, ben teşvik edeyim dedim. Minor Swing gibi bir şaheserle başlamak da akıl karı. İki parmakla bunları yapabildiğine inanmak zor gerçekten.
           

           Bağlantılar:

      - İlgili Yazılar:  1   2

      .

      Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
       
      Web Analytics