TDK: (isim) - Bir organ veya dokudaki hücrelerin kontrolsüz olarak bölünüp çoğalmasına bağlı olarak yakın dokulara yayılmasıyla veya uzak dokulara sıçramasıyla beliren hastalık, amansız hastalık.
Bağlantılar:
- Nedir?
.
Videoyu oynatmaya başladığınızda, altı dakikalık olağanüstü bir filmle karşı karşıya kalacağınız aşağıdaki kaydın son dönemde -yeni bir film olmamasına rağmen- gördüğüm en muhteşem işlerden biri olduğunu söyleyebilirim.
Bir sörf fotoğrafçısı olan Mickey Smith’in kendi ağzından kendi hikayesini anlattığı ve sahiden bir hikayeyi anlatan Dark Side of the Lens’i kaç kez izlediğimin hesabını yapamayacağımı sanıyorum.
2010 yılında Surfer dergisi tarafından, “Digital Short of the Year” ödülüne layık görülen Dark Side of the Lens, bir sörf dergisinin değerlendirip ödül vermesi mevzusundan çok öte bir film.
Filmi burada izledikten sonra ya da direkt olarak Vimeo’ya giderek, HD (yüksek çözünürlük) halini tam ekran olarak izlemenizi öneriyorum ve hatta ısrar ediyorum. Monologun deşifre halini videonun altında bulabilirsiniz.
Life on the road is something I was raised to embrace. Me Ma always encouraged us to open our eyes and our hearts to the world, make up our own minds for experience of being inspired. I see life in angles, in lines of perspective, a slight turn of the head, the blink of an eye, subtle glimpses of magic other folk might pass by. Cameras help me translate, interpret and understand what I see. It's a simple act that keeps me grin'n. I never set out to become anything in particular, only to live creatively and push the scope of my experience for adventure, through passion. Still all of it means something to me, same as most anyone with dreams.
My heart bleeds Celtic blood and I am magnetized to familiar frontiers: broad, brutal, cold coastlines for the right waveriders to challenge. This is where my heart beats hardest. I try to pay tribute to that magic through photographs, weathering the endless storms for rare glimpses of magic each winter is both a bless'n and a curse I relish. I want to see wave ride'n documented the way I see it in my head and the way I feel it in the sea. It's a strange set of skills to begin to acquire. It's only achievable through time spent riding waves, all sorts of waves on all sorts of crafts, means more time learning out in the water. Floating in the sea amongst an ocean swell, you'll always learn something its been a life long classroom teacher of sorts, and hopefully, always will be. Buried beneath headlands, shaping the coast, mind blowing images of empty waves, burn away at me. Solid ocean swells powering through deep cold water.Heavy waves... waves with weight. Coaxed from comfortable routine, ignite the imagination, convey some divine spark. whisper the possibilities, conjure the situations I thrive amongst enough to document.
We all take knocks in the process: broken backs, drownings, near drownings, hypothermia, dislocations, fractures, frost bite, head wounds, stitches, concussions, broke my arm... and that was just the last couple of years. Still look forward to getting amongst it each Winter though, cold creeping into your core, driving you mad, day after day mumbling to yourself as you hold position and wait for the next set to come. The Dark Side of the Lens - an art form unto yourself not us: silent workhorses of the surfing world. There's no sugary cliche. Most folk don't know who we are, what we do or how we do it... let alone want to pay us for it. I never want to take this for granted, so I try to keep motivations simple, real, positive. If I only scrape out a living, at least it's a living worth scraping. If there's no future in it, this is a present worth remembering. For fires of happiness or waves of gratitude... for everything that brought us to that point in life, to that moment in time to do something worth remembering with a photograph or a scar.
I feel genuinely lucky to hand on heart to say I love what I do. And I may never be a rich man but if I live long enough, I'll certainly have a tale or two for the nephews. And I dig the thought of that.
- Mickey Smith
Bağlantılar:
The Atlantic, aşağıdakiler de dahil olmak üzere, deprem bölgesinde çekilen, çeşitli ajanslardan derlediği ve üzerine laf ebeliği yapmayı gerektirmeyecek ve fakat altlarında açıklamaları da bulunan otuz beş fotoğrafı In Focus bölümünde yayımladı. Bu bağlantıdan sayfaya ulaşabilirsiniz. Büyük bir ekrana sahipseniz, ilk fotoğrafın üzerinde bulunan ‘1280’ seçeneğini onaylayarak fotoğrafları daha detaylı görebilirsiniz.
Bağlantılar:
- In Focus
.
Gün Zileli’nin sitesinde rast geldiğim ‘Türkiye Mezbahalarının Zulmü’ başlıklı videoyu paylaşan hareketin (Zulmü Görüntüle) varlığından ve bir senedir sitelerinin aktif olduğundan yine bu site vasıtasıyla haberdar oldum.
Daha önce bahsettiğim Earthlings yahut bahsetmediğim Food, Inc. gibi filmleri izlerken duyduğum huzursuzluk ve öfkenin daha çoğunu -sitenin içerdiği videoların içeriklerinin Türkiye kaynaklı olması sebebiyle- bu sitedeki videoları izlerken duyduğumu söylemeliyim.
“Bu video, biraz “izlenebilecek” olarak değerlendirilip kırpılan diğer görüntülerden geriye kalan çekimlerden oluşmaktadır.” ibaresiyle paylaşılmış olan kısa kaydı aşağıda izleyebilirsiniz.
Bağlantılar:
.
Elli yıldır yaşıyorum. Yaşamakla iyi mi ediyorum kötü mü, hala bilmiyorum.
Dostoyevski’nin, Delikanlı’da kurdurttuğu yukarıdaki cümleyle bugün -bir ajandaya tarafımdan not düşülmesinden dokuz yıl sonra- tekrar karşılaştım. Kendime ve çevremdekilere pek belli etmeden otuz yaşına yaklaşmaya başladığımdan, cümleyi soru haline getirip kendime sormamın çok da zor olmadığını tahmin edersiniz.
Dostoyevski, bu elli yıllık yaşamın iyi ya da kötü bir fikir olmasını ifade ederken, kişinin kendisi için mi yahut etrafındakiler için mi fayda konusu olmasını kastettiğini hatırlamıyorum. Kitabı açıp kontrol etmememin nedeni, evdeki dolapları ve kolileri kurcalayıp kitabı bulma üşengeçliğinden değil, senelerce aldığım tüm notları, her açıp baktığımda o anki yaşımda hatırlamak istediğim gibi kalmasını istememdendir. Her iki durumda da, kendimle ilgili bir yargılama yaptığımda, iyi yaptığım tek şeyin yavaş yaşlanmak olduğunu fark ediyorum. Bunun nedeninin de, genetik bir özellik olduğunu düşünüyorum.
Altmış yıldır yaşıyor gibiyim. Geride kalan her şeyi hatırlıyorum. Çocukluğumu, el kadarken giydiğim kıyafetleri, yirmi beş yıl önce evimin duvarında asılı olan takvimi, evime her gelen kişinin jestini, boynuna yaklaştığım her kadının kokusunu, her kurulan sofrayı, her defterimi, annemin yaptığı her yemeği, yediğim her bisküviyi ve kokusunu, tanışlarım ile tatilde yediğim her yemeği, insanların benimle her alay ettiklerinde –bazen de farkında olmadığımı düşünerek- yüzlerinin aldığı hali, her beceriksizliğimi, kadınları hayal kırıklığına uğrattığımın ertesinde nasıl acımasız olduğumu, okuduğum her kitabın kapağını, ailemin fakirliğinin ailem üzerinde yarattığı her tatsızlığın hareketlerine yansımasını, aslında; kokusu olan her bir varlığın kokusunu…
Filme kaydedilmiş gibi hatırlıyorum. Kendim için yapabildiğim tek iyi şeyin bu olduğunu görüyorum. Her gün, her ay her yıl, kenara çekilip neler yaşandığını hatırlıyorum. Hızlıca bir yolda giderken birden yoldan çıkıp neler olup bittiğine bakıyorum. Sahiden, altmış yıldır yaşıyor gibiyim; hayatın ne kadar hızlı ilerlediğini hiç düşünmedim. Doğanın bana verdiği, sahip olduğum tek özelliğin, ailemden gelen bir kalıtım olarak, görüntü ve koku hafızası olduğuna inanıyorum. (Koku hafızasının ne mühim bir şey olduğunu ve bir epilepsili beynin hastasına yaşattığı gibi zihinsel parlamalar yaşattığına bir gün değineceğim.) Sadece bu sebepten bile asıl soruya cevabım, otuz yahut altmış yıldır yaşamanın pek de kötü bir şey olmadığı yönündedir.
Tam da burada Richard Dawkins’in, Kör Saatçi kitabında bir akışın önünden çekilerek, genleri vasıtasıyla bir olağanüstü durumu oluşturan karıncaları izlemesinden bahsettiği pasajı paylaşacağım. Tekrar ifade edip, yapabildiğim tek şeyin, durup dinlenirken, ne güzel şeylerin olup bittiğini, nelerin akıp gittiğini ve hayatın ne kadar yavaş ilerlediğini ve böylece yazının başında bahsettiğim gibi, yavaş yaşlandığımı ifade ve itiraf etmem gerekir. Başka bir yeteneğim ve vasfım da yoktur.
Sürücü karıncalar ve ordu karıncaları büyük koloniler halinde yaşarlar; karınca sayısı ordu karıncalarında bir milyona, sürücü karıncalarda 20 milyona kadar çıkar. Her ikisinde de göçebe ve durağan evreler (görece istikrarlı ordugahlar) birbirini izler. Bu karıncalar –ya da amip benzeri birimler halinde düşünülmesi gereken kolonileri- acımasız ve kendi ormanlarında ürkünç avcılardır. Yolları üzerindeki hayvanları paramparça ederler. Terör havası estirmekle nam salmışlardır. Güney Amerika’nın bazı bölgelerinde köylüler büyük bir karınca ordusunun yaklaştığını haber aldıklarında, gelenek olarak, her şeylerini fıçılara doldurur, kilitler ve köylerini boşaltırlar. Ordular, hamamböceklerinin, örümceklerin ve akreplerin tümünü, hatta damlardakileri bile temizleyip gittikten sonra geri dönerler. Çocukluğumda Afrika’dayken sürücü karıncaların beni aslanlar ya da timsahlardan daha çok korkuttuğunu anımsarım. Sociobiology’nin (Sosyobiyoloji) yazarı ve dünyanın en önde gelen karınca otoritesi Edward O. Wilson’un şu sözleri bu korkunç ünü daha iyi anlatacak:
“Karıncalarla ilgili olarak bana çok sık sorulan tek bir soru var ve yanıtım şu: Hayır, sürücü karıncalar ormanın teröristleri değil. Sürücü karınca kolonisi ağırlığı 20 kilogramı geçen, 20 milyon kadar ağız ve iğneye sahip bir “hayvan”; ve böcekler dünyasının en korkunç yaratığı olmasına karşın, aslında kendisi için anlatılan dehşet öykülerini hak etmez. Bu sürü bir metre yolu ancak ve ancak üç dakikada gidebilir. Değil bir insan ya da bir fil, işini bilen bir çalı faresi bile kenara çekilip, otların köklerindeki bu çılgınlığı rahat rahat seyredebilir. Ürkünçlüğünden çok, tuhaf, insanı hayrete düşüren bir nesne; memelilerinkinden farklı bir evrim öyküsü; yeryüzünde böyle bir öyküyü tasarlamak ne kadar olanaklıysa…”
Artık bir yetişkin olduğumda, Panama’da, bir kenara çekildim ve Afrikada’yken çok korktuğum o sürücü karıncaların Yeni Dünya’daki karşılıklarının çatırdayan bir nehir gibi yanımdan akıp gitmesini seyrettim. Tuhaf, insanı hayrete düşüren bir şey olduğuna yemin edebilirim. Saatler boyu ordular toprağın ve birbirlerinin üstünden yürüyerek geçtiler ve ben kraliçeyi bekledim. Sonunda geldi; görkemliydi. Vücudunu görmek imkansızdı. Yalnızca çılgın bir işçi dalgası olarak görünüyordu, kolları birbirine geçmiş karıncaların oluşturduğu, kaynayan bir sığamsal bir top. Kraliçe kaynaşan bu topun ortasında bir yerdeydi. Etrafı da tehditkar yüzlerini dışarıya dönmüş, çenelerini sonuna dek açmış, kraliçelerini savunmak üzere öldürmeye ve ölmeye hazır dizi dizi askerlerle sarılmıştı. Dayanamadım: Kraliçeyi ortaya çıkarmak amacıyla –heyhat!- elime uzun bir sopa alarak işçiler topunu dürtükledim. Anında, 20 asker o müthiş kaslı çenelerini sopama gömdü, asla bırakmamak üzere; ve onlarcası yukarı tırmanmaya başladı. Hemen sopayı attım elimden.
Kraliçeyi bir an olsun göremedim, ama orada, o kaynayan topun içerisindeydi, biliyorum: merkez veri bankası, tüm koloninin DNA hazinesi. Bu askerler, kraliçeleri için ölmeye hazırdılar, analarını çok sevdiklerinden değil, vatanseverlikle dolu olduklarından da değil, yalnızca ve yalnızca çeneleri ve beyinleri kraliçenin tuğrasıyla mühürlenmiş genler tarafından yapıldığı için.
Orada tuhaflığı duyumsadım, şaşkınlığı yaşadım; duygularım yarım yamalak anımsadığım korkuların canlanmasıyla karıştı. Çocukluğumda, Afrika’da nedenini niyesini bilemediğim gösterinin yaşattığı korku değişmiş, olgun bir anlayışla zenginleşmişti.
.
Earthlings, 2005 yapımı bir film. Bahsetmek için kendimi hazır hissediyorum.
Aşağıdaki video, Earthlings’in tanıtım filmi. Lütfen videoyu yazıyı okuduktan sonra izleyin. Filmin tamamının indirme ve altyazı (Türkçe) bağlantılarını, bağlantılar kısmında vereceğim. Filmin resmi sayfasından orijinal halini izleyebilirsiniz.
Yazının sonunda not düşeceğim anekdot, hayvanların işkence edilerek öldürüldüğü bir ülkede kimseyi rahatsız etmeyecektir. Öncelikle alternatif bir kurguyu paylaşmak isterim:
Alternatif Hikaye
Benim adım Furkan. Sizinki de Erman, Betül, Özge yahut Oğuz olabilir. Çocuklarınız veya torunlarınız var mı bilmiyorum. Benim çocuğum yok.
Torunlarınız yoksa bile, ileride Gülşen, Sude, Serdar, Derya, Ali isimli torunlarınız olması muhtemel. Adı Yağmur olsun mu? Ben Yağmur ismini çok severim de.
Başlıyoruz.
1980 yılında doğdunuz. Torununuz Yağmur, 2051 yılında yedi yaşına basacak, siz de yetmişinize.
2051 yılı itibarıyla dünya eskisi gibi değil. Haktan Akdoğan nihai amacına ulaşmış ve ebediyete uğurlanmış durumda. Başka gezegenlerdeki yaşam formlarıyla iletişim çoktan kuruldu. Hayır, yeşil renkli, kısa boylu ve çekik gözlü değiller. Beş metreye yaklaşan boyları var ve bizden daha zekiler. Dünya’da da yaşıyorlar artık. Bir kısmı bizi çok seviyor ancak çoğunlukla görür görmez kaçmak zorundayız onlardan. Bize zarar verme ihtimalleri, bizi sevme ihtimallerinden çok daha yüksek.
Tek tük evlerin olduğu kırsal bir bölgede yaşıyorsunuz. Büyük bir ailenin en yaşlı üyesisiniz. Mutlusunuz ve Kenan Evren kadar yaşamaya kararlısınız. Hayır bu yüzden utanmamalısınız. Ben de şu an olduğu gibi mutlu olacağım o gün. İyi şeyler olduğu için; açlık, hastalıklar, katliamlar bittiği için değil, sadece nefes aldığım için mutlu olacağım.
Bahçeli, büyük evinizin balkonunda oturduğunuz bir gün, kızınız ve kocası, Yağmur’u size bırakarak alışveriş yapmak üzere evden ayrılıyorlar. En sevdiğiniz içecek Türk kahvesi fakat kendinize kahve yapacak yaşı çoktan geçtiniz. Artık ayağa kalkmanın size azap verdiği yaşlardasınız. Kızınız, alışverişe gitmeden önce Türk kahvesi yaptı ve size kupada ikram etti. Tesadüf ya, siz de Türk kahvesini büyük kupalarda içmeyi seviyorsunuz benim gibi. Siz belirli bir yaşa gelmiş olup o yaşın gerektirdiği gibi hareket ediyor olabilirsiniz, böyle yapmak da zorundasınız. Ancak kızınızın kocasının elli yaşında ve el şakaları yapan bir embesil olduğunu düşünürsek, evde herkesin yaşının gerektirdiği gibi hareket etmediğini düşünebiliriz. Yine de kızınızın kocasını sevmemenizin nedeni bu değil. Ne mi? Kızınızla evli ya?
Dört tarafı da bahçelerle çevrili, uzaklara daldığınızda sadece dağların yamaçlarını gördüğünüz bir evin balkonunda kahve keyfi… Önünüzdeki sehpanın üzerinde bir şiir kitabı var. Ezra Pound yazıyor kapağında. Sapsarı bir kapağı var. Gençliğinizde Hürriyet gazetesinin hediye ettiği kitaplar gibi. Hayır hayır; Türk kahvesi içiyorsunuz diye Türkiye Türklerindir sloganı içeren bir gazeteyi okumuş olmak zorunda değilsiniz gençliğinizde. Sadece o gazetenin ismini hatırlıyorsunuz. Kitapları açtığınızda ya orta sayfaları ya da en çok okunan sayfaları açılır ya hemen; siz de kitabı açtığınızda şu dizelerle karşılaşıyorsunuz;
Ağaç ellerime girdi,
Özü kollarıma sızdı,
Büyüdü ağaç göğsümden aşağı
Uzandı kollar gibi dalları benden.Ağaçlarsın
Yosunsun sen,
Menekşelersin üstünde yel esen,
Bir çocuksun şu kadar,
Ama saçma gelir âleme bunlar.Hani sevgilinize, evlendiğiniz kişiye hediye etmiştiniz…
Kişi, –torununu bir kenara koyarsak- kahve ve Ezra Pound kitabından başka ne isteyebilir ki hayattan keyif almak istiyorsa. Sahi Yağmur nerede?
Evden uzaklaşmış, görüyorsunuz. Ancak eve doğru mu koşuyor o? Olamaz, peşinde de dünyanızı paylaştığınız o beş metrelik canlılardan. Yakaladı yakalayacak! Hani güvenli bir yerde dünya insanlar için vakti zamanında.
Siz ne olduğunu anlayamadan güzel gözlü, saçı örgülü Yağmur’u bacaklarından yakalayıp ters çeviriyor o yaratıklardan bir tanesi. Elleriniz ayaklarınız boşanıyor. Bağırmak nafile. Tekmeleyerek düşürüyor önce yere onu. Hemen ardından bir tane daha geliyor o canlılardan. Yağmur kalkıp kaçmaya çalıştığı için, yerde bulduğu taşı üstüne atıyor. Torununuz bilincini kaybetmek üzere, can havliyle hareketleniyor. Sopa gibi bir şey bulup ayaklarını kırıyorlar yağmurun. O tarafa doğru koşmaya başlıyorsunuz ama yetişemeyeceksiniz. Ayağa kalkamıyor küçük kızınız. Burnundan kanlar geliyor. Sonra canlı canlı derisini yüzmeye başlıyorlar ve deriyi vücuttan ayırıyorlar. Yaratıklardan biri, canlı yüzdüğü Yağmur’un derisini alıp uzaklaşıyor. Diğeri de derisi olmayan, bilincini kaybetmiş ve ayakları kırık Yağmur’u götürüyor fakat öldürmüyor. Öylece yaşatıyor, ölmesine bile izin vermiyor. Gözden kaybolmadan önce aklınızda kalan son sahne, Yağmur’un saçlarından sürüklenerek götürülmesi oluyor. Derisi yok belki ama saçları var.
Yapacak bir şey yok, hemen eve gidip kendinizi asın. Bununla yaşayamazsınız.
Gerçek
Dört ayaklı, iki gözü, iki kulağı, ağzı, burnu ve kuyruğu olan bir hayvan yaşıyor kendi habitatında. Gözleri o kadar güzel ki, ‘hayvan’ kelimesini ve hayvan türlerinin isimlerini hakaret olarak kullanan toplumlarda bile dikkat çekecek türden.
Hayvanın eti de öyle lezzetli ki. Derisi kullanılarak yapılan giyeceklere değinmiyorum bile. Ancak hayvan öldükten sonra derisi bir işe yaramıyor, cevval de bir hayvan. Bir avcı grubu (insanlardan oluşuyor) önce sopalarla dövüyor hayvanı. Ayaklarını kırıyorlar fakat hala kıpırdıyor, başına taşla vuruyorlar ardından. Yaklaşsanız ağladığını göreceksiniz. Burnundan kanlar akıyor. Sonra tek ayağından asıp derisini biraz kestikten sonra üzerinden canlı canlı çekiyorlar. Derisini bir adam alıp götürüyor; giyecek olarak kullanılacak.
Fakat hayvan biraz küçük, etine de dolgun değil. Bir süre daha yaşaması lazım. Ayakları kırık, derisi yüzülmüş, yaşatıyorlar; bir süre sonra kese kağıdının içindeki ekmeğin arasında et parçası olarak bir dükkanda önünüze gelene kadar.
İçeriğini görmezden gelseydik, Earthlings eski bir film sayılabilirdi. Çekildikten bir-iki sene sonra izlediğim bu film için “mutlaka izleyin” diyemem. Bunu kimseden isteyemem. Sizden istediğim, gönderinin başındaki tanıtım filmini izlemeniz. Tanıtım filmini izleyin ve daha sonra tüm filmi izleyip izlemeyeceğinize, ne yiyip ne giydiğinizi anlayıp anlamayacağınıza karar verin ve lütfen izlememe nedeniniz, “ya ben dayanamıyorum hiç böyle şeylere”, “bizim memlekette böyle değil ya bu işler, amerika’da böyleymiş hep gerçekten” ya da “abi böyle filmler çekip başka tüketim alışkanlıkları pazarlamaya çalışıyorlar işte” olmasın.
Gözleri ve ayakları olan, yaşayan ve yürüyen bir şeye karşı bakış açınızın iki saate değişeceğine inanmıyor musunuz?
İnanın.
Bağlantılar:
- Filmin Tamamı (.avi uzantılı)
- Filmin İngilizce altyazılı hali (Google Video)
.
Birkaç dakika önce bir yazı yazmak için bilgisayarımı açtıktan sonra, yazıyı destekleyeceğim birkaç bağlantıdan birinde bahsettiğim ‘olay yerine sonradan gelen bastonlu adam’ın gönderi tarihinin geçen sene bugün –22 Haziran 2010- olduğunu fark ettiğimde şaşırdım.
Bilinçaltı mı devreye giriyor bu sıcak günlerde bilmiyorum. Aslında makul olan, insanın aç bir adamı üşürken aklından çıkarmaması değil midir?
Afrika için değil.
Tom Stoddart, yukarıdaki fotoğrafı çektiği Sudan’a Sınır Tanımayan Doktorlar ile gitmişti. Peki Sınır Tanımayan Doktorlar Afrika’ya neden gitti?
Ülke veya ırk adı kullanarak başkalarını aşağılamak, alay etmek veya korkutmak, yaşadığımız ülkenin insanlarının çoğunluğunun sahip olduğu bir hastalıktır. Hemen herkes, içinde “Rum, Ermeni, Yahudi,” gibi kelimeler geçen cümlelerin direkt olarak aşağılamak için kullanıldığını duymuştur. Bu kelimeleri kullananlar da yakınımızdır çoğu zaman. Bu gibi kelimeleri duyacağınız kişilerin de Nazi subayı psikolojisine sahip olmasına gerek yoktur. Ben bu bildiğimi nerede, kimden ve nasıl öğrendim sorularını kendisine sorma ihtiyacı duymayan çoğunluktan biri olmak yeterlidir. Ermeniler bize doğuda, Rumlar batıda tecavüz etmiştir. Yahudiler ise zaten Yahudi’dir. Çizgi dizi Laff-A-Lympics’deki gerçek kötülerdir onlar. Doğuştan kötülerdir.
Bu gibi direkt hakaret maksatlı laf ebeliklerinden başka, dolaylı olarak hakaret içeren kelimeler vardır ki bunlardan çoğu Afrika ile ilgilidir. Bunlardan biri Patagonya’dır. Aramızda Patagonya’yı bilen de oraya giden de yoktur. Ancak hepimiz biliriz ki burası Patagonya değildir. Ona göre herkes ayağını denk almalıdır. Muhtemelen Patagonya’nın Muz Cumhuriyeti ile ilgisi vardır.
Bu gibi dolaylı hakaretlerden bir diğeri de yemeğini bitirmeyen çocuklar için kullanılır. Uzun süre görmediğiniz küçük bir çocuk gözünüze zayıf gözükürse, o çocuk artık Afrikalıdır. “Bu çocuk yemek yemiyor mu Afrikalı çocuklar gibi kalmış iyice” cümlesini duymuş olmanız muhtemel. Bu çocuklardan biri de kardeşimdi. Küçüklüğünde o da bir Afrikalıydı ve yapabileceğimiz, elimizden gelen bir şey de yoktu. (Avuç içlerinin beyaz, ellerinin dışının ise esmer olmasının bu ithamlarda önemli bir etkisinin olduğunu reddedemem.)
Afrikalı çocuklar vasıtasıyla edilen bu hakaretlerin nedenlerinin en önemlilerinden biri, Biafralı olan bu çocuktur:
Peki bu çocuk kimdir?
Nijerya, 1960 yılında İngiltere’den bağımsızlığını kazandığında Nijerya’daki önemli topluluklardan biri de İgbolardı. 1965 yılına kadar işleyen hükümetin taraflarından birini oluşturan İgbolar, 1965’deki seçimde hile yapıldığı iddiasıyla darbe yaparak kontrolü ele geçirmeye çalıştılar. Başarısız olan bu darbeye karşı darbe düzenleyen ülkedeki diğer bazı gruplar, İgboları katletmeye başladılar.
Dünyanın geri kalanı için bu kavganın önemi ise bölgedeki petrol kaynakları ve kontratlarıydı. (Şaşırmadınız değil mi.) Fransa ve Portekiz gibi ülkeler, Nijerya’nın bölünmesinden karlı çıkabileceklerini düşünürken, İngiltere ise, petrol anlaşmaları nedeniyle tam tersini düşünüyordu.
1967 yılında, bağımsızlığını ilan ederek Biafra Cumhuriyetini kurduklarını ilan eden İgbolar, insanlık tarihinin en büyük kıyımlarından biriyle karşılaşabileceklerinin farkındalar mıydı, emin değilim. Dünyanın geri kalanından gerekli desteği alan Nijerya hükümeti birkaç kez püskürtüldükten sonra Biafra’yı kontrolü altına aldı ve ülke kuşatma altında uzun süre yaşamak zorunda kaldı. İşte bu dönemde, bir milyondan fazla kişi açlık ve hastalıktan öldü. Yukarıdaki anı ölümsüzleştiren savaş fotoğrafçısı Don McCullin, “bir kampta yaşayan 900 çocuğun , sefalet içinde ölümü bekleyen görüntüsüyle yıkıldım” demiş ve eklemiştir: “Savaşan askerleri fotoğraflamaya olan tüm ilgimi kaybettim.”
‘Afrikalı çocuklar gibi’ tabirindeki başrol oyuncusu yukarıdaki çocuktur.
Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü (MSF - Médecins Sans Frontières) ise, ABD, Rusya ve dünyanın çoğunluğunun birlikte katlettiği milyonların, açlıktan acı çekip yerlerde sürünerek ölen yüzbinlerce çocuğun katlediliği yerde, küçük bir grup Fransız tıp doktoru tarafından kurulmuş ve hala açlık, sefalet ve hastalığın sürdüğü coğrafyalarda insanlığa hizmet etmektedir.
Geçen sene bugün paylaştığım yazımdaki temennimi yenileyerek, yazımı bitirmek istiyorum. Şu an Türkiye’de saat 15:00. Öğle yemeğinizi ya yediniz, ya da benim gibi yiyeceksiniz.
Şimdi gözlerinizi kapatarak, bu yazıdaki fotoğraflardaki gibi karnı şişkin bir çocuğun, bir köşede kıvranarak, acı çekerek öldüğünü düşünün.
Eğer gözlerinizi açtıysanız, şimdi de on binlercesini üst üste, yanyana, bir alanda açlıktan kıvranarak ölürken düşünün.
Hepimize afiyet olsun.
Bağlantılar:
- Sınır Tanımayan Doktorlar – Tumblr
- Olay Yerine Sonradan Gelen Bastonlu Adam
- Ölüm Kuyuları ve Tek Taş Yüzük
.
Serengit, Maasai dilinde ‘sonsuz ovalar’ anlamına gelen bir kelime ve Çin Halk Cumhuriyeti, Serengeti’nin başının-sonunun belirlenmesi konusunda oldukça istekli. Tanzanya’da bulunan ve ismini Serengeti Ovası’ndan alan Serengeti Milli Parkı’ndan bahsediyorum.
Kolayca anlaşılması için, olan biteni sağdaki haritadan anlatacağım.
Haritanın ortasındaki bölge, Serengeti Ovası’nda bulunan Serengeti Milli Parkı. Her yıl iki milyona yakın hayvan (zebra, aslan, zürafa ve özellikle de haritanın sol alt bölümünde işaretlenen “wildebeest migration” -Afrika Antilopları) yağmurlu dönemde, haritanın üst bölümündeki Masai Mara bölgesinden, Serengeti Milli Parkı’na doğru yol alıyor. Aynı şekilde, kurak ve sıcak dönemde ise hayvanlar, Serengeti Parkı’ndan Masai Mara bölgesine tersine göç ediyorlar. Bu göç, şu an dünya üzerindeki en büyük hayvan göçü; muhteşem bir doğa olayı.
* “İki milyon” hayvanın, aynı dönemde bir bölgeden diğerine hareketini zihinde canlandırmak kolay olmasa gerek.
Haritadaki kırmızı çizgi ise, Serengeti’ye yapılması planlanan otoyol ve tüm mesele de bu yoldan dallanıyor. Dünya Mirası statüsündeki Serengeti’nin bulunduğu bölgede önemli yer altı kaynakları bulunuyor; Afrika’nın geri kalanında olduğu gibi (bir başka örnek). Çin, bu bölgedeki kaynaklar vasıtasıyla cep telefonu bataryalarında kullanılacak bir teknolojiyle, cep telefonlarını çok daha ucuza imal etmek için, haritada kırmızıyla gösterilen bu yolun yapılması konusunda Tanzanya yönetimiyle anlaşmış durumda. Peki ama bu yol neden bu kadar önemli. Onu da basitçe anlatacağım.
2012’de yapımına başlanması planlanan ve haritada kırmızıyla belirtilmiş olan yol, oradaki yaşamın kökünü kurutacak. Hâlihazırda Serengeti’nin ortasından geçen bazı toprak yollar mevcut ve fakat bu yollarda bile çok sayıda hayvan ölümü yaşanmakta. Bu yollardan hızlı bir şekilde geçen motorlu taşıtlar, birçok hayvanı katletmekte. Yine de bu yolların toprak olması ve sürekli bir trafiğe elverişli olmaması nedeniyle, hayvan ölümleri belirli bir seviyenin üstüne çıkmamakta. Yapılacak olan yeni yol ise, katliamın anahtarı anlamına geliyor. Yüzbinlerce hayvanın üzerinden geçeceği bu asfalt yollar, göç yollarını ikiye bölecek ve göç döneminde (Serengeti’nin kuzeyinden) üzerlerinden hızla geçecek araçlar vasıtasıyla birer mezarlığa dönüşecek. Bu yoldan her gün binlerce aracın geçeceği varsayılıyor.
Tanzanya hükümeti ise, hayvanların, yolun iki tarafına çekilecek çitler ile korunacağını söylese de, bu çitler yüzünden suya ulaşamayıp ölecek yüzbinlerce hayvanın öleceği kaçınılmaz bir durum. Fotoğraf paylaşmıyorum ancak hepimiz uzun yolculuklarda, araçların altında kalan hayvanlarla karşılaşmışızdır. Bu yolda ise koca hayvanlardan binlercesinin sürekli telef olup yollarda yatacağını hayal edin. Katlanılmaz bir durum; tabii gerçekten hayal edenler için.
Bir başka konu ise turizm. Çin’in ticari kaygıları dolayısıyla anlaştığı Tanzanya yönetimi, turizm konusunda büyük bir yanlışa imza atmakta. Her yıl 1.7 milyar dolar turizm kazancı olan ve 624.000 kişiye turizm vasıtasıyla iş imkanı yaratan bu ülke, yapılacak bu yol nedeniyle kazancının büyük bölümünden vazgeçmek zorunda kalacak. Dünya Kültür Mirası listesinden bu yol dolayısıyla çıkarılmak zorunda kalacak olan Serengeti dolayısıyla Tanzanya bu yolun yapımından vazgeçmezse (yolu Çin’in finanse ettiği belirtiliyor), sayıları milyonları bulan gnu (Afrika Antilopları) nüfusu, şu ankinin dörtte birine inecek. Araçların yarattığı çevre kirliliği vs. gibi konulara değinmiyorum bile.
Çözüm basit. Yine haritadan incelersek, alt kısımda işaretlenmiş yeşil yol, tüm sorunların çözümünü oluşturuyor. Daha uzun ve dolaylı olmasından dolayı maliyetine katlanılmayan bu yol, aslında kuzeydeki yolun getirdiği ekonomik ve ekolojik hemen tüm sorunları ortadan kaldıracak. Bu yol, vahşi hayatı minimum şekilde etkileyecek. Yolun geçeceği güneydeki bu bölge, çoğunlukla tarım yapılan bölgelerden oluşuyor ve dolayısıyla tarımla uğraşan 2,278,000 insana, yaratacağı lojistik ve pazar imkanlarıyla faydası olacak. Kuzeydeki yolda ise bu sayı beşte birine inecek; 431,000. Ve ayrıca, bölgeye yapılan yardımların devam etmesine neden olacak.
Kuşkusuz bu yolun en önemli işlevi, göç yollarını ikiye bölmemesi dolayısıyla, yaşanacak hayvan katliamının önüne geçecek olması. Eğer kuzeydeki yolun yapımı tamamlanırsa, geri dönülemeyecek bir doğa katliamı başlayacak.
Bu konuyla ilgili bilgi edinilebilecek kaynaklardan biri, Seregenti Watch isimli site. Bir de Facebook’ta, Stop the Serengeti Highway isimli, gelişmelerden haberdar edilen ve paylaşımlarda bulunulan güzel bir sayfa var.
Tabii bu tip konularda, “canı veren de Tanrı alan da”, şeklinde düşünen yığınlar için herhangi bir sorun yok. Zaten yazının sonuna kadar okumadılar bile. Cep telefonları daha ucuz olsa kime ne zararı var değil mi?
Bağlantılar:
- Olay Yerine Sonradan Gelen Bastonlu Adam
- Ölüm Kuyuları ve Tek Taş Yüzük
.
(Bir süredir bir şeyler yazmıyorum A Propos of the Wet Snow’a. Bugünkü gönderi ise bir alıntı. Bu siteyi devam ettirirken en çekindiğim şey, sağdan soldan link’lerin toplanarak paylaşıldığı bir site görüntüsü vermesiydi. Arka arkaya bu şekilde gönderilerin yapılması, tesadüften başka bir şey değildir sevgili arkadaşlarım. Gönderilerin seyrekleşmesi ise kişisel (maddi-manevi) sebeplerden ve bunların yarattığı akıl durgunluğundandır, tesadüflerden değil. Dört yıla yakın bir süredir devam ettirdiğim bu sitenin, kayda değer yazıları olduğu gibi eğlencelik (çerez:) yazıları da olmuştur tabii ki. Yukarıdaki “RASTGELE BİR BAŞLIK” bölümünden bunlarla karşılaşabilirsiniz. Ben de biraz daha çaba gösterip fikrî gönderiler yollayabileceğimi sanıyorum bu sıralar. Daha ‘hafif’ yazıları (daha doğrusu, burada olmasını istemediğim paylaşım niteliğindeki gönderileri) ise My Opera’daki sayfamda paylaşacağım. Alıntı bile olsa, aşağıdaki harikulade yazıyı okumanızı tavsiye ederim yine de. Herkese selamlar, sevgiler.)
Birkaç gün önce, Defne Koryürek’in sitesinde okuduğum aşağıdaki yazının bir yerlerden alıntı olduğunu anlamıştım ancak tüm yazıyı bağlantı (link) şeklinde kaydettiği için, üzerine tıklamak aklıma gelmemişti.
Aynı yazıyı bugün tekrar okuma ihtiyacı hissettiğimde tesadüfen fark ettim; yazı, Yorgo Kırbaki’nin Hürriyet’teki köşe yazısından bir bölümdü. Dediğim gibi, harikulade…
---
“Ben yemek pişirmesini bilirim, mutfağı, gastronomiyi... Lezzetli bir yemeğin insana mutluluk verdiğine inanırdım. Yıllar sonra yemeğin herhangi bir zevkin çok ötesinde olduğunu ve unutmak olduğumuz bir sürü değerin arkasında gizlendiğini keşfettim.
Bir sevgi gösterisidir yemek. Annenin memesinden bebesine süt emzirmesi, ördeğin ağzıyla yavrusunu doyurması, aslanın avladığı geyiği midesine indirmek yerine önce sabırla yavrularını beklemesidir.
Beslemek meğer gastronomiden kat ve kat üstünmüş. Annenin çocuğuna yedirdiği her lokma benim bin bir malzeme kullanarak hazırladığım spesyalitelerden çok ama çok daha değerli. Artık büyük aşçı kriterlerim değişti. Büyük aşçı, sözgelimi barbun balığını tavada yakmadan kızartan, salatada malzemeyi abartmayan, bilmem nereden gelmiş baharatı yerinde kullanan usta değil... Büyük aşçı, acı içinde kıvranan yorgun bir bedene iki lokma yemeği midesine indirmeye ikna edebilen kişidir.
Ben aylarca bunu yapmaya çalıştım. Sevdiğim kadını besleyebilmek için ustalığım yetmedi. İnat edercesine yaşamak istemiyordu. Ne salatalar yaptım ona, ne börekler... Hiçbirinin tadına bile bakmadı. Hepsi çöpe atıldı. Sadece birkaç dilim şeftaliyi kabul ediyordu bünyesi. Onca yıl, onca lezzet öğrendim ama hiçbir işe yaramadı. Besleyemedim sevdiğimi işte!”
Bu yazıyı yıllardır televizyonlarda programlar yapan ve kitaplar yazan Yunanistan’ın yeme-içme sektörünün tartışmasız en ünlü ismi İlias Mamalakis’den ödünç aldım. Mamalakis bu yazıyı birkaç gün önce kansere yenilen eşi Stella için yazdı... –Yorgo Kırbaki
---
Bağlantılar:
- My Opera – A Propos of the Wet Snow
.
“Eğer dünya güneşe bir adım daha yakın olsaydı, yanar idik. Eğer dünya güneşe bir adım daha uzak olsaydı donar idik.”
–Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmeniniz, (–∞) – 3500 yılları arası
“Bütün bunlar, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı sayesinde keşfettiklerimizle mümkün oldu.”
–Alpha Centauri Seyahat gemisinin kaptanı, 3500 yılı
Prof. Andy Parker – University of Cambridge
*RSS takipçilerinin, ses kaydını dinleyebilmek için sayfaya girmek zorunda olmaları beni de üzüyor.
1998 yılında, uluslararası baskılara dayanamayan Sudan hükümetinin yardımların güneye ulaştırılmasına izin vermesinden sonra, Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü (MSF - Médecins Sans Frontières) ile beraber, günde yüzden fazla kişinin öldüğü bir kampa ulaşan fotoğrafçı Tom Stoddart’tan bir kare yukarıdaki. Yiyecek bir şeyler için saatlerce sırada bekledikten sonra, hakkı olan azığın kelli felli bir adam tarafından çekip alındığı sakat bir çocuğun fotoğrafı.
Stoddart bu fotoğrafı çektikten sonra, olaya neden müdahale etmediği noktasında aldığı eleştirilere ise şu şekilde cevap veriyor:
“Ben bir polis ya da yardım gönüllüsü değilim, sadece fotoğrafçıyım. Tek yapabileceğim fotoğraf makinemle gerçekleri söylemeye çalışmak.”
Gönderi bu kadardı. Evinizin duvarına çerçeveletip asacağınızdan emin olduğum bu fotoğrafın karşısında ağzınızı şapırdatarak pizza yerken, pizzanın kenarlarının ne kadar sert olduğunu ve sizin bunları hiç yiyemediğinizi arkadaşınıza anlatmanız esnasında boğulmanız ümidiyle…
Bağlantılar:
- Sudan 1998, Paul Lowe ve Tom Stoddart
.
Site: Onexposure
Sanatçı: Gauvar Patil
Lavasa Rain
Site: Onexposure
Sanatçı: B. Neeleman
Rain over the Sheeps
Site: Lost in Shots
Sanatçı: Marina Kuttig
Love
Site: Onexposure
Sanatçı: Adrian Donoghue
Shepherd
Site: Onexposure
Sanatçı: Teuku Jody Zulkarnaen
Go Home
Site: A Walk Through Durham Township
Sanatçı: Kathleen Connally
Two Sheep
Site: Onexposure
Sanatçı: Rui Pires
Rural Moments
.
Sol taraftaki formülü kullanarak “İnsani Gelişme Endeksini” rahatça hesaplayabilirsiniz. Ben üşenmem, her sene bu hesaplamayı yapıp sonuçları internet aracılığıyla kontrol ederim. Her sene İzlanda birinci, Sierra Leone de sonuncu çıkar. Ne yaptım ne ettim, şu Sierra Leone’yi bir üst sıraya çıkaramadım. Olmuyor, olmuyor. Bu kadar aptal insanın bir araya toplandığı bir ülke ne işittim, ne gördüm. Senin ülkenin her tarafından elmas fışkırsın, buna rağmen açlıktan kırıl, yıllarca tabancayla tüfekle birbirini öldür…
Çatışmada ölenler yine kendi davaları uğruna öldükleri için göz ardı edilebilir. Hem de iç savaş biteli oldukça zaman olmuş (7 yıl), eski bahisleri tekrar açmaya gerek yok. Ya elmas çıkarılan kuyulara düşüp boğulan çocuklara ne demeli? Sene olmuş 2009, Microsoft Project Natal diye bir şey çıkarmış. Bu çocuklar hala yürümesini öğrenememiş. Suya düşüp boğuluyorlar. Dönelim tekrar Sierra Leone halkının geneline. Vaktinde beyaz adam gelmiş senin ülkene ve “Sen adam mı öldüreceksin illa? Çıkar bakalım şu elmasları, ben de sana silah vereyim karşılığında” demiş. Madem adam öldürmekte kararlısınız, geri adım atmıyorsunuz, bundan iyi fırsat mı olur? Araziden iki taş çıkaracaksın, bunun karşılığında bir sürü silah ve neredeyse günlük 1 $ ‘a yaklaşan bir kazanç elde edeceksin. Böyle bir desteği de arkana alıp aynı zamanda dünyanın en sefil memleketini yaratmayı nasıl başardınız ahali? Bu aptallık Sierra Leone insanına özel mi yoksa Afrika’nın tümü mü böyle, işin içinden çıkamadım.
Kono bölgesinde çekilen fotoğrafta da görüldüğü gibi çok basit bir iş bu elmas avı. Azıcık eğilip elleri “su”ya sokmak yeterli. Elmaslar avcunuzun içine doluyor hemen. Böyle bir nimet Tanrı’nın insanoğluna bir lütfu değil de nedir? Bir de bu elmaslara Kanlı Elmas diyorlarmış zamanında. Hayatımda duyduğum en saçma laf. Birincisi bu elmasların gelirinin tümü savaşmak için kullanılmıyordu. İkincisi, insanlar bazen bu elmaslarla karınlarını bile doyurabiliyorlardı birkaç günlüğüne! Bir fani daha ne ister bu hayatta?
Bu kadar gergin olup üstüne bu yazıyı yazmaya koyulmamın sebebi ise, Vimeo’da rast geldiğim bir video. Açılan kuyulardan bazılarının kapatılarak tarıma elverişli alanlar haline getirilmeye başlandığından bahsediliyor bu videoda. Ne kadar ağır hakaretleri hak ediyor böyle organizasyonlara önayak olanlar değil mi? Belki şu ana kadar çıkarılamayan elmaslar var orada hala, nereden biliyorsunuz? Genç ve taze gelin adaylarının bazılarının parmaklarını süsleyecek, başlarını döndürecek elmaslar hala kuzu gibi yatıyorlar orada belki de? Pırlantasız mı kalsın yani bu tazeler siz çukura düşüyorsunuz, ölüyorsunuz diye?
Şu videoyu da verip bu yazıyı bitireyim, saçmalığı siz de görün. Bir de arada bir kadın çıkıp, “madencilik bittiğinde sular yüzünden çeşitli hastalıklar peyda olacak” mealinde bir şeyler zırvalıyor. O bölümü direkt geçebilirsiniz.
Life After Diamonds
Bağlantılar
- E-bay’de Elmas Yüzükler (%8’e varan indirimler)
- Just Mining
.

“Kanada'da her yıl kanlı görüntülere sahne olan fok avı, protestolara rağmen başladı. Bu yıl 338 bin fok avlamalarına izin verilen avcılar, ilk iki günde 20 bine yakın hayvan avladılar.”
Haydi yiğitler…
Biiiiir…
*animalrescue.typepad.com
İkiiiii…
*community.freespeech.org
Oleey.
*www.mypointis.net
Bununla da kalmıyor, günün anlam ve önemine binaen oyun da hediye ediyorum yerli bir siteden; >>>The Seal Hunter<<<. (Utanmadan açıklama koymuşlar bir de.)
.
Firefox eklentilerinin pek bilinmeyenlerinden bir tanesi Clipmarks. Bu eklentiyi araç çubuğundaki Clipmarks butona basarak aktif hale getirdikten sonra; herhangi bir site üzerindeki istediğiniz bir metin, resim ya da videonun üzerine tıklayarak, bunları Clipmarks veritabanı üzerinde saklayabiliyorsunuz.
Uzun zamandır neler kaydettiğime bakmamıştım. Sabahın köründe yapacak pek bir şey bulamadığım için hesabıma girip biraz zaman geçirmek istedim. Kaydettiğim videolardan biri dikkatimi çekti fakat tam olarak ne olduğunu hatırlayamadım. Şöyle diyordu:
“Using A Merry Go Round to Pump Water”. Yani “Atlıkarınca kullanarak su çekmek”. Çok uzun süre önce kaydettiğim için ne olduğunu hatırlayamadığım bu videoya tıkladığımda, gülümseyerek hatırladım atlıkarıncaları.
Ne anlama geldiğini, Wikipedia’dan alıntı yaparak açıklamaya başlayayım:
“The PlayPump Water System uses the energy of children at play to operate a water pump. It is manufactured by the South African company Roundabout Outdoor. It operates in a similar way to a windmill-driven water pump.”
“PlayPump Su Sistemi su pompalamak için, çocukların oyun oynarken ürettiği enerjiyi kullanır. Güney Afrikalı Roundabout Outdoor şirketi tarafından imal edilmiştir. Yeldeğirmenlerinin su pompalama yoluna benzer bir şekilde çalışır.”
Kusursuz bir fikir değil mi? Ancak böyle bir şey nasıl olabilir? Youtube PlayPumps kanalından alıp Vimeo’ya yüklediğim bir video eşliğinde görelim. Video, National Geographic’in bu müthiş fikirle ilgili yaptığı programdan bir bölüm.