29 Kasım, 2009

1 Numaralı Balat #2


  Arturo Benedetti Michelangeli, kusursuzu arayan ve dolayısıyla üzerine eğildiği her eserde mükemmeli yakalamış, takıntılı bir piyanisttir. Vladimir Horowitz gibi, o da Chopin’in 1 numaralı baladını (op.23 no.1) olağanüstü çalmıştır. Başka bir yazımda uzun uzun anlatacağım bu İtalyan, Lang Lang gibi gülünç insanlarla aynı yüzyılda doğduğu için oldukça da şanssızdır. Klas kelimesi, sıfat olarak bu adama yakışmaktadır; şüphesiz bu adam üstün niteliklidir.


Arturo Benedetti Michelangeli, Chopin's Ballade No. 1 in G minor, Op. 23

.


Share/Save/Bookmark

22 Kasım, 2009

Fransız Kadını


  Ahmet Haşim’in, “Bize Göre” ve “Seyahatte” başlıkları altında İkdam gazetesinde yayımlanan yazılarının toplandığı eseri Bize Göre‘nin (hatırladığım kadarıyla Alkım Yayınevi basımına sahiptim) 104. sayfasında şu tespit (uzun zaman önce kaydettiğim bu cümlelerin yazı başlıklarını not almayı unuttuğumu itiraf edeyim) yer almaktadır:

“Kadınlar için gerçek çekiciliğin ezeli ilkesi, bize göre daima şundan ibaret kalacaktır:

Çok konuşmamak ve yılışmamak.”

  Birkaç sayfa sonra ise, bahsi geçtiğinde çoğumuzun zihninde belirli bir çağrışım yaptığını düşündüğüm (muhtemelen aklınıza bir de sinema oyuncusu geliyordur) Fransız kadınıyla ilgili şu cümleler yer almaktadır:

“Gayet sade giyinen hatta kıyafetçe ilkel bir şekil oluşturan bu çoğunlukla henüz saçlarını kestirmeyen kadının bütün tehlikeli çekiciliği, ağırbaşlılığından, saflığından, konuşmasından ve bilhassa o anlatılmaz cilve ve edasından geliyor. Bunlar, bütün dünyanın en güzel kadınlarına, Parisli kadının cesaretle meydan okuyabilmesi için yeterlidir.
---
Fransız kadını dünyanın diğer kadınlarını sırma ve ipekten örülmüş en sihirli kıyafetlere soktuktan sonra, onları sırtüstü yere getirir. Bir aşk dakikasının lezzetine sonsuzluk verecek gücü taşımayanlar, süsten medet ummakta belki çok haklıdırlar. Fakat ipekler ve boyalar, ruhun eksikliklerini bilmem ki nasıl tamamlayabilir.” (122. Sf)

***

“Fransız kadını ruhunu cisminden ayırmayı biliyor. Bu büyük bir hüner ve yeterli bir erdemdir.” (124. Sf)

  Kuşkusuz, bu güzellikte tarifler yapabilecek çok az kalem vardır ki, Ahmet Haşim bunların en önde gelenlerindendir.

.


Share/Save/Bookmark

17 Kasım, 2009

Haber Sitelerinden Şikayetçiyim

 
asfasfstock-vector--vector-inet-news-icon-35757634
  Müstear Efendi, uzun zamandır takip ettiğim sitesi Martaval’da önemli bir konuya değinmiş dün. “Ntvmsnbc’den Şikayetim Var” başlıklı bu yazısını okumanızı tavsiye ediyorum. Konunun tartışılması gerektiği hususundaki görüşünü de belirtmiş ki, bence yazıdaki asıl önemli nokta da burası. Yorum bölümünde faydalı ve yapıcı bir görüş alışverişi yapılıyor.

  Haber sitelerinden çokça şikayeti olan biri olarak, yazıyı takip etmenizin olumlu olacağını ve bir de bu minvaldeki yazıları, aşağıdaki gibi bir bağlantılar topluluğunda biriktirebileceğimizi düşünüyorum.


   Bağlantılar:

- Ntvmsnbc’den Şikayetim Var - Martaval

- Gammaz Olmaya Karar Verdiğim An ve Haber Almanın Birkaç Yolu #1 – A Propos of the Wet Snow

- Gammaz Olmaya Karar Verdiğim An ve Haber Almanın Birkaç Yolu #2 – A Propos of the Wet Snow

- Hürriyet okurları o yorumculardan mı ibarettir? Değilse, öbürleri nerededir? – Taraf (Alper Görmüş)

- Artık ikna oldum: “Kötü” okur yorumlarını eleyen elekleri var! – Taraf (Alper Görmüş)
.


Share/Save/Bookmark

11 Kasım, 2009

Hürriyet, 1980 Ansiklopedik Yıllığı #3


(Önceki yazının devamı…)

Hrriyet[2]

Kronolojik yurt ve dünya olayları, geçen yılın içte ve dışta en önemli 10 olayı, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarının ve başbakanlarının biyografileri, geçen yılın sanat olayları, son 10 yılda dünyadaki en önemli gelişmeler, sağlık bilgileri, dünyadaki dinler, 21. yüzyıl dünyası, enerji, ekonomik ve dünya hareketlerinin incelenmesi ve tarihi, coğrafi konuları içeren binlerce bilgi…

Fiyatı: 100 LİRA


  1979’DA TÜRKİYE’DE NELER OLDU?


1979’da Türkiye’de Anarşi Doruktaydı…

  * 1979 yılında en yüksek noktasına varan enerji bunalımı, tüm yurtta hayatı felce uğrattı. Enerji bunalımının yanı sıra döviz sıkıntısı da ülkemizi zor günlere itti.

  Türkiye’de 1979’a iki önemli sorun damgasını vurdu. Bunlardan biri terör, öteki ekonomik bunalımdı.


K.Maraş Olaylarının Tarihi Duruşması

  * Kahraman Maraş’ı kana bulayan korkunç olayların davasına 1979 yılında devam edildi…

  Adana Kapalı Spor Salonunda 4 Haziran 1979 günü Türkiye adalet tarihinin en çok sanıklı davası. Bu, “Kahramanmaraş olayları” diye anılan ve 111 kişinin ölümüne yol açan olayların duruşmasıydı. Adana, Kahramanmaraş ve Urfa illeri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesince bakılan davanın sanık sayısı 592’si tutuklu olmak üzere 813 idi. Bu sanıklardan aralarında on da kadın bulunan 330’u idam istemiyle yargılanıyordu.


Abdi İpekçi Öldürüldü…

2 şubat 1979 tarihli Milliyet (Cihan Demirci arşivi) * Türk basınında demokrasinin savunucusu gazeteci Abdi İpekçi’yi öldüren Mehmet Ali Ağca, cezaevinden kaçmayı başardı.

  1979’da, ondan önceki yıl gibi şiddet olaylarının ve terörün tırmandığı bir yıl oldu. 2 Şubat 1979 günü siyah başlıklarla yayınlanan gazeteler terörün doruk noktalarından birini simgeliyordu. Ve Hürriyet, siyah başlıkla çıkış nedenini açıklayan yazısında, 1979’da terörün kanlı tablosunu çerçeveliyor, şiddet olaylarının boyutlarını tümüyle özetliyordu. Hürriyet’in “Siyah Başlık Çünkü..” adlı yazısı şöyleydi:

  “Siyah başlıkla çıkıyoruz. Bunun elbette bir değil, birden fazla nedeni var…

  Aylardan beri terör durmak bilmeksizin tırmanıyor. Öğretmenler, öğrenciler, işçiler, savcılar, polisler ve nihayet…” (…)


Olaylı Bir 1 Mayıs Daha…

  * Sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine rağmen 1 Mayıs 1979’da olaylar meydana geldi.

  * Türk-İş Başkanı Halil Tunç ayrıldı, yerine başkanlığa İbrahim Denizciler seçildi.

  Türkiye’de uzun yıllar bazı gruplar tarafından özel olrak kultanan ve 1976’da yığınsal büyük törenlerle kutlanmaya başlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın 1979 yılında kutlanması başlıbaşına bir olay oldu ve 1 Mayıs günü Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine yol açtı. 1 Mayıs öncesinde başta DİSK Genel Başkanı olmak üzere bazı sendikacılar, 1 Mayıs günü ise başta TİP Genel Başkanı olmak üzere bini aşkın kişi gözaltına alındı.


Kanlı Baskın

  * Ankara’daki Mısır Büyükelçiliğini basan Filistinli dört gerilla ölüm cezasına çarptırıldılar…

  Ankara’daki Mısır Büyükelçiliği’nin Filistinli gerillalar tarafından iki Türk güvenlik görevlisinin şehit edilerek basılması ve elçilikte bulunan 17 görevlinin 45 saat rehin tutulması, 1979 yılının, boyutları Türkiye’nin sınırını aşan, sonuçları dış politikaya yansıyan önemli ve olağanüstü heyecanlı bir olay idi.


Ara Seçimden AP Galip Çıktı…

   * 14 Ekim 1979’da yapılan ara seçimlerinde Adalet Partisi beş milletvekilliğinin tamamını alıp, senatörlüklerin de çoğunu kazanınca CHP iktidarı bıraktı…

  Türkiye 1979 yılı içinde, sonucuyla hükümet değişikliğine yolaçan önemli bir seçim geçirdi. Seçim, aslında Cumhuriyet Senatosu üçte bir yenileme ve beş ilde miletvekili ara seçimiydi ama, daha kampanyanın başında bir genel seçim havasına bürünmüştü.


Kıbrıs’ta Durum 1979’da da Sonuca Bağlanamadı…

   * Uzun Yıllardır çözümlenemeyen bir sorun olarak Türkiye’nin iç ve dış politikasında baş sıralarda yer alan Kıbrıs konusu 1979 içinde de aynı niteliğini sürdürdü.

  Kıbrıs sorununda 1974 Barış Harekatından bu yana en önemli sayılabilecek gelişmelerden biri, iki yıl aradan sonra toplumlar arasında ikili görüşmelerin yeniden başlaması oldu. Denktaş ile Kipriyanu’nun “zirve” buluşması ise 1979’un umut veren olayı idi.


Papa Türk Toprağını Öptü…

papa[18]   * Ortodoks ve Katolik kiliselerini birleştirmeyi amaçlayarak Türkiye’ye gelen Papa’nın ziyareti dünyada yankılar uyandırdı.

  Katolik dünyasının lideri Papa John Paul II.’nin Türkiye’ye ziyareti, hem “Hristiyanlığın birleştirmesi” çabaları yönünden Hristiyan alemde önemle izlendi, hem bu ziyaretin İslam ülkelerinde dinsel toplumsal hareketlerin doruk noktasına ulaştığı bir döneme raslaması bakımından ilgi topladı.


Deniz Yandı…

  * Haydarpaşa açıklarında Yunan Şilebi ile çarpışarak yanan Rumen Tankeri İstanbul’lulara korkulu günler yaşattı.

  * Atatürk’ün yatı Savarona ada açıklarında yanarken Türk milletinin de yüreği yandı.

  İstanbul 1979’un son aylarında heyecan, korku ve üzüntü veren iki deniz yangınını ardarda yaşadı.


1979’da Zamlardan ve Devalüasyondan Kurtulamadık…

  * Hayat pahalılığı, tıpkı terörün olduğu gibi, 1979 yılında da tırmanışını sürdürdü. 1979 yılında enflasyon hızının yüzde 70’i bulduğu, işsizlik oranının yüzde 15’e ulaştığı hesaplanıyor. Bu, ağır bir ekonomik bunalım tablosu demekti.

.


Share/Save/Bookmark

09 Kasım, 2009

Hayal Gücü Nedir? ~ "Danse Serpentine"


  Ciddiyet ve önemini kavramak amacıyla, aşağıdaki cümleleri dikkatle okumanızda fayda olduğunu düşünüyorum.

  1896, -Tarkovski’nin deyimiyle- film sanatının doğduğu yıldır. On dokuzuncu yüzyıla dahil olan  bu yılda (şu anda yirmi birinci yüzyıldayız), iki Fransız kardeş (Lumiére), aşağıdaki filmin siyah-beyaz olarak çekilmesini sağlamışlar ve daha sonra bu filmin kareleri elle boyanarak aşağıdaki şekle getirilmiştir. Bu filmin adı Danse Serpentine’dir.

  Tekrar etmek isterim; aşağıdaki film on dokuzuncu yüzyılda çekilmiştir. Yirmi birinci yüzyıl sinemasının dahi çocuklarına duyurulur.



  Bağlantılar:

- Lumiére Kardeşler 

.

Share/Save/Bookmark

04 Kasım, 2009

Procession


  Sabah uyandınız ve soğuktan titriyorsunuz. Önce kalın bir şeyler giydiniz; belki bir kazak ve üzerine yün bir hırka. Pijamanızın altı inceyse daha sıcak tutacak bir eşofmanı tercih ettiniz muhtemelen. Ayağınıza da bir çift patik geçirdiniz. Gözlerinizde çapaklar var, yüzünüzü yıkamanız gerekiyor. Musluğun başına gitmeden önce son bir kez daha tüm o kalın giysilerle yatağa uzandınız. Yataktaki keyif seansınızda gözlerinizi tavana diktiniz ve fakat düşünecek hiçbir şeyinizin olmadığını farkettiniz, dolayısıyla dert edecek.

  Bir dakika sonra yatakta tekrar doğruldunuz. Banyoya gitmeden önce gerinecek ve esneyeceksiniz. Kollarınızı iki yana açıp geriye doğru götürerek garip bir ses çıkardınız. Belki dee benimki gibi bir ailede büyüdüğünüz için, kollarınızı iki yana açarken istemsiz bir şekilde çıkardığınız ses “allaaağğ” şeklindeydi. Musluğun başında gelip soğuk suyla münasebet kurarken ise, garip seslerin yerini garip hareketler aldı. Suyu yüzünüze, avcunuzun içindekinin tamamı değmeyecek şekilde on beş santimetre uzaktan çarptınız. Havluyu elinize alana kadarki sürede ise yine garip sesler çıkarmaya başladınız: “Iyy, Uyy, Vıyy.” (İşeyecekseniz bir de, işeyin, bekliyorum.)

  Mutfağa gidip ısıtıcıya su koydunuz. Bu arada portmantonun önünde duran terlikleri de ayağınıza geçirdiniz. Isınan suyla kahve yaptınız ve bilgisayarın başına geldiniz. Hava hala çok soğuk ancak sıkı giyindiniz ve içebileceğiniz sıcak bir şeyler var artık. Son olarak odanın penceresini açıp bilgisayarınızın başına oturduktan sonra aşağıdaki videoyu tam ekran yaparak izlemeye başladınız. Dışarıdan (sokaktan) hiç ses gelmiyor. Hayat yavaş yavaş ilerliyor ve sırtınıza soğuk vuruyor.

  Mutlusunuz, hala düşünecek bir şeyiniz olmamasına rağmen. Sahiden.

Flew to Svalbard, boarded a zodiak to a glacier, sat down on a block of crystal ice on a black beach and recorded a video. Relax and enjoy!

.


Share/Save/Bookmark

31 Ekim, 2009

İki Bin On Model Raskolnikov


“Suç ve Ceza, David Zane Mairowitz tarafından cesurca ve canlı bir anlatımla uyarlandı. Ressam Alain Korkos tarafından çizilen bu tersine kurgulu katil-kim polisiyesi; kendisinden hiç kuşkulanılmayan katilin kendini ihbar etmesiyle sona erer. Ama ruhu selamete erebilecek mi?”

“(Wikipedia.en) David Zane Mairowitz (born 1943, New York), is a writer. He studied English Literature and Philosophy at Hunter College, New York, and Drama at the University of California, Berkeley.”

 
  Haberdar olmayanlar için; NTV Yayınları, Çizgi Roman Dünya Klasikleri adı altında yayımladığı serinin dördüncü kitabı için Suç ve Ceza’yı seçti. (İlk kitap olarak Kafka’nın Dava’sını yayımlayan NTV’nin bu seride ne kadar istikrarlı seçimler yaptığını görmek için bundan önce yayımladığı –serinin üçüncü- kitabının ismine bakmak yeterli: Frankenstein. Fakat yukarıdaki çizimlerdeki yaratık değil Frankenstein, yanıldınız. Raskolnikov o; Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin romanı Suç ve Ceza’nın protagonisti Raskolnikov.)

  Öncelikle görülüyor ki UC Berkeley’de drama eğitimi almak insanın ufkunu böylesine açıyor ve onu bu derecede vizyon sahibi yapıp cesur kılıyor. Yani, bin yılın romancısının eserlerinden birini alıp istediğiniz gibi zarar vererek adını Suç ve Ceza bile koyabiliyorsunuz. Sonra da insanlarının kitap okuma oranlarının –edebi değeri olan eserlerden bahsediyorum- sıfıra yakın olduğu bir ülkede, o ülkenin en popüler kurumlarından biri bu çalışmanızı yayımlıyor ve belki de daha önce Dostoyevski adını duymamış küçük çocuklar onunla bu şekilde tanışarak büyük bir hataya düşüyorlar, doğrusu düşürülüyorlar.

Çizgi Romanın Orijinali  On iki yaşında bir çocuğun bu çizgi romanı okuduktan sonra Dostoyevski’nin asıl eserini okuduğunu düşünelim. Artık bu çocuğun zihninde başka bir Raskolnikov karakteri yaratması mümkün müdür? Yahut başka bir cinayet sahnesi?

  Çizgi romanlarla ilgili bir takıntım yok tabii ki. Fakat çizgi romanın bir sanat dalı olması, her çizilenin de sanatsal olduğu sonucuna götürmez bizi. Zagor’u okuyan birinin, zihninde, çizimlerdeki gibi bir Zagor yaratmasında bir sakınca yoktur, çünkü Zagor odur. Orijinal ve özgündür.

  Suç ve Ceza’nın bu halinin bir uyarlama olduğu belirtiliyor ve fakat tam da bu noktada insanlar yanıltılıyor. Bu çizgi roman için hazırlanan reklamlarda, kitabın aslı yerine bu hali okunduğunda, eserin özüne vakıf olacak kadar yeterli bir aktiviteyi gerçekleştirmiş gibi hissettiriliyor insana. Bu büyük bir saygısızlık.

  Asıl sorun iki noktada yatıyor. Birincisi, –burada zannedildiği gibi- okumayı kolaylaştırmak, okunacak eserin muhtevasına müdahale ederek yapılmaz. Okumayı kolaylaştırmak dış etkenlerle ilgilidir, okunacak eserle ilgili değil. Eğer bunun başka bir eser ve sadece bir uyarlama olduğunu söyleyecekseniz, o zaman da bu çalışmanın Dostoyevski’nin romanıyla aynı adı taşımasının ahlaki olmadığını söylemek isterim. Aynı adı taşıması, telif haklarıyla ilgili bir sorun yaratmayabilir. Bu noktadaki sorun ceplerin dolmasıyla geçiştirilebilir. Ancak insanlık mirasına saygı göstermek açısından, bu çizgi romana Crime & Punishment adını verip üstüne de Dostoyevski’nin adını yerleştiremezsiniz. Yerleştirirseniz de bu kitabın eğlencelik olduğunu ve çocukların okumaması gerektiğini reklamlarında belirtmeniz gerekmektedir.

  İkincisi ise, hem yazarın hem de bu kitabı bu ülkede yayımlayanların yaptıkları işi içlerine sindirebiliyor olmaları. İllüstrasyonların yaratıcısı Alain Korkos’a ise değinmek istemiyorum. Kötü bir şekilde değinilecek bir iş bile yok ortada.

  Son sözüm bir ricadan ibaret. Eğer çocuklarınıza çizgi roman okutacaksanız Tommiks okutun, Suç ve Ceza değil. Hayal güçlerine pranga vurmaktan imtina edin.

.


Share/Save/Bookmark

25 Ekim, 2009

The Van Gogh Letter Sketches (İngilizce İçerik)


***
(Van Gogh’un -artık herkesçe bilinen- mektuplarından (en geniş içeriği bu bağlantıda bulabilirsiniz) birkaç örnek var aşağıda. Birlikte verildikleri resimler ise -orijinallerinde olduğu gibi-, Vincent Van Gogh’un mektupları yazarken yanlarına iliştirdiği çizimlerden ibaret. Buradakinden daha fazla örneği BibliOdyssey adlı sitede bulabilirsiniz.)
***

  These are the sketches of Vincent van Gogh, which had been attached to his letters. You can access a larger database –all Van Gogh’s letters to his acquaintances- here in official page. This post has been inspired by BibliOdyssey.

  Four People on a Bench                               To Theo from The Hague, 1882 – September

Four people on a bench"Well, I hope that the small bench, even if not yet saleable, will show you that I have nothing against tackling subjects with something agreeable or pleasant about them, which are thus more likely to find buyers than things with a more sombre sentiment

I’m adding another to the small bench as a pendant, also a part of the woods. I drew the bench after a larger watercolour that I’m working on in which the tones are deeper, but I don’t know whether I’ll succeed in carrying it out or completing it. The other was done after a painted study.

There’s so much paint around that it has even got onto this letter — I’m working on the big watercolour of the bench. I hope it comes off, but the great problem is to retain detail with deep tone, and clarity is extremely difficult. Adieu again, a handshake in thought, and believe me.”

Ever yours,
Vincent


Miners in the Snow Winter                       To Theo from The Hague, 1882 – October

Miners in the snow winter

“Imagine, this week to my great surprise I received a package from home — with a winter coat, warm trousers, and a warm lady’s coat. I was very touched.

The churchyard with the wooden crosses is often on my mind, so I may do some studies for it in advance – I would like to do something like that in the snow – a peasant funeral or the like. In short, an effect like the enclosed scratch of miners. Just to complete the seasons, I’m sending a scratch of spring and one of autumn with it, which I thought of while making the first. (…)

Adieu, and write as soon as you can, and believe me.”

Ever yours,
Vincent


Man in a Village Inn
              To Theo from the Hague, 1883 – March

man in a village inn "Here’s a scratch, for example, that I did in that kind of daydream. It shows a gentleman who has had to spend the night at a village inn due to the late arrival of diligence or some such reason. Now he has risen early, and while he orders a glass of brandy for the cold he pays the innkeeper’s wife (a woman with a peasant’s cap). But it’s still very early in the morning, ‘the crack of dawn’, — he must catch the mail-coach — the moon is still shining and the glistening snow can be seen through the window of the taproom — and the objects cast oddly whimsical shadows.

This story is really nothing at all, and the scratch is nothing too, but from one thing and another you’ll perhaps understand what I mean, namely that of late everything had a je ne sais quoi that made one feel like scribbling it down on paper.

In short, the whole of nature is an inexpressibly beautiful Black and White exhibition when there are those snow effects." (…)

Adieu, with a handshake.

Ever yours,
Vincent


   Bağlantılar:

- Van Gogh Letters

- BibliOdyssey

 

   EKLEME:

“Milyonlarca insanın hayranlığını toplayan, tabloları milyonlarca dolara satılarak rekorlar kıran Hollandalı ressam Vincent Van Gogh, iç dünyasında fırtınalar yaşamış bir sanatçıydı.

37 yaşında intihar eden Van Gogh'un bazı mektupları yeni ortaya çıkarıldı.

Yayıncılar resim dünyasında egemen olan Van Gogh imajını değiştirmeyi, ressamın çektiği iç eziyetlere ışık tutmayı amaçlıyor.” [BBC]

.


Share/Save/Bookmark

23 Ekim, 2009

Küçükbaş


  Site: Onexposure

  Sanatçı: Gauvar Patil

Lavasa Rain

Lavasa Rain by Gauvar Patil 



  Site: Onexposure

  Sanatçı: B. Neeleman

Rain over the Sheeps

Rain over the Sheeps by b.neeleman 

 

  Site: Lost in Shots

  Sanatçı: Marina Kuttig

Love

love


  Site: Onexposure

  Sanatçı: Adrian Donoghue

Shepherd

shepherd #2 by Adrian Donoghue



  Site: Onexposure

  Sanatçı: Teuku Jody Zulkarnaen

Go Home

Go home by Teuku Jody Zulkarnaen 


  Site: A Walk Through Durham Township

  Sanatçı: Kathleen Connally

Two Sheep



  Site: Onexposure

  Sanatçı: Rui Pires

Rural Moments

Rural Moments by Rui Pires 

.


Share/Save/Bookmark

18 Ekim, 2009

Üslup ve Seda


  Bu sabah, marketteki gazete ve dergileri kendimden geçmiş bir şekilde incelerken (dergilerin çoğunu orada okuyup para vermiyorum), Theo Angelopoulos’un senaristi, çevirmen ve yazar, Petros Markaris’in röportajına rast geldim Taraf gazetesinde. Markaris’in, röportajı yapan Sibel Oral isimli hanımefendinin, “Şiir nasıl ayrılıyor? Yunanistan’da şiir romana göre çok daha önemli sanırım...” (Türk edebiyatıyla karşılaştırmasını istiyor) sorusuna verdiği cevap, mülakattaki ilgimi çeken noktaydı:

“İşte orada Türk edebiyatıyla ayrılıyor. Yunanistan’da edebiyat demek şiir demektir. Ayrıca mesela Yunan edebiyatında üslup konudan çok daha önemlidir. Ama bu durum birçok şeye engel oluyor. Mesela Avrupalılar Yunan romanlarını okuyorlar ve “ee bir şey olmuyor” diyorlar roman için. Çünkü bizim için önemli olan üslup, konunun ne olduğu değil.”

  Bu paragrafı okuyunca, geçen hafta yazdığım yazıdaki bir cümlede, absürt-saçma ikileminde kaldığımı ve Halid Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah isimli romanından, defterlerimden birine kaydettiğim bir paragrafın aklıma geldiğini hatırladım. Kendi yazımdaki takıldığım nokta, bir şeyin mantıksız olduğunu anlatmak için kullandığım absürt kelimesinin yerine neden saçma kelimesini kullanmayı tercih etmediğimdi. Bu kelimelerden birini seçip kullanacağım cümleyi, ayrı ayrı ve yüksek sesle okuduğumda, saçma kelimesinin yazının gidişatına göre çok agresif durduğunu düşündüm ve Halid Ziya’nın pasajı da tam bu noktada zihnime takıldı. Bu pasajı paylaşmadan önce Markaris’in bahsettiği Yunan şiirinden ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile birlikte  Nev-Yunanilik eğilimini başlatan Yahya Kemal Beyatlı’dan birer örnek vermek istiyorum.


Gözkapakları / Andreas Embirikos

Her zamanki gibi çileden çıkmış su                      
Bir şelale gibi düşüyor yıllar
Ve bir feryat ürkütüyor kuşları.

Fakat bahçeler kayıtsız bunlara
Mutluluk kozalakları ıslık çalar yapraklarda
Elmalar kıpkırmızıdır
Ve yoldan geçen biri koparır birkaç tane.

                    Çeviri: İsmail Haydar Aksoy


Sicilya Kızları / Yahya Kemal

Sicilya kızları, uryân omuzlarında sebû,
Alınlarında da çepçevre gülden efserler,
Yayar bu mahfile a‘sâbı gevşeten bir bû;
Ve gözleriyle derinden bakar, gülümserler
Sicilya kızları, uryân omuzlarında sebû...

Hadîkalarda nevâ-gîr iken şadırvanlar,
Somâki kurnalarından gümüş sular dökülür;
Ve hep civâra serilmiş kadîfe dîvânlar
İçinde, bûseden ölmüş vücûdlar bükülür,
Hadîkalarda nevâ-gîr iken şadırvanlar...

Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını;
Füsûn-ı nevm ile, görmez bu âteşîn ravza
İçinde dalgalanan huzûz-ı rehâvetle hâvz-dan havza,
Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını...


  Absürt-saçma örneği ile Markaris’in bahsettiği üslup anlayışından yola çıkılan bir yolda durulabilecek en güzel durak olan bu Halid Ziya pasajı arasında pek bir benzerlik de yok aslında. Varsa da, temel zemindeki bir fikir yakınlaşmasından ibaret olabilir sadece. Halid Ziya’nın bahsettiği (söylettiği), derinlikli bir kavrayış ve anlayış, dilin kullanımıyla ilgili.

  “Bence kelimelerin mevzu manasından başka bir de nasıl tabir edeyim seda manası vardır. Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben mesela nâliş kelimesinin mahzun edasını, pervaz kelimesinin tayeran meylini, feryat kelimesinin yırtıcı ahengini pek iyi duyuyorum. İnsanda bu duyuş zevki olduktan sonra mesela: “bahr-i sükûn-perver” diyemez, bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki ra’nın tesadümünden hâsıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir set mana tavirinde kullanılsın. Mesela bahr-i huruşan, yahut bahr-i pür-huruş… Sanki bahir kelimesi de o sıfatla beraber şişiyor değil mi? Buna mukabil “derya-yı sakin” derim, çünkü derya kelimesi de sakin; onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın manasından ziyade izah ediyor.”

Mai ve Siyah – Halid Ziya Uşaklıgil

.


Share/Save/Bookmark
Blog Widget by LinkWithin
 
Clicky Web Analytics