08 Mayıs, 2010

Küçükbaş #2


  İlk toplamanın* daha başarılı olduğunu kabul ettiğim Küçükbaş serisinin ikinci gönderisi:
  (*Küçükbaş #1)

 

  Site: Lost in Shots

  Sanatçı: Marina Kuttig

 The Gang
the gang - lost in shots


  Site: Onexposure

  Sanatçı: Teuku Jody Zulkarnaen

 Shepherd Shepherd by Teuku Jody Zulkarnaen


 
  Site: Onexposure

  Sanatçı: Mihnea Turcu

Inside His House
Inside his house by Mihnea Turcu

 

 

  Site: Onexposure

  Sanatçı: Vlad Dumitrescu

His Personal Heaven

his personal Heaven by Vlad Dumitrescu



  Site: Onexposure

  Sanatçı: Teuku Jody Zulkarnaen

Shephard BoyShepherd boy

.

02 Mayıs, 2010

Glenn Gould on Sviatoslav Richter (İngilizce İçerik)


  

“I was in the presence of one of the most powerful communicators the world of music 
has produced in our time.

                                                                                        -Glenn Gould


    * Except from the start, Gould’s comments are also available at 3:00 and 6:10.
.

21 Nisan, 2010

Ebuzer, Şeriati, Dostoyevski


  “Evinde ekmeği olmayan yoksulun eline kılıcı alıp bütün halka karşı ayaklanmamasına şaşıyorum.” *

Cünade’nin oğlu Cündeb, Ebu Zer el-Gıfâri

 

  Muhammed’in dini hakikidir yahut değildir. Bunu bilemeyeceğiz hiçbir zaman. Herhangi bir dine (belki de Muhammed’inkine) inanacaksınız yahut inanmayacaksınız. Vurgulamak istediğim noktada hiçbir önemi yok tüm bunların.

  Osman bin Affan’ı duydunuz mu hiç? Hazreti Osman şeklinde kulağınıza çalınmıştır belki. İşte bu adam, kendine peygamber olarak bellediği Muhammed’in (gerçekten bir peygamber olup olmamasının hiçbir önemi yok bu minvalde, Osman’ın buna inanması yeterli), hakkında:

  “Ne mavi gökyüzü Ebuzer’den daha doğru sözlü birinin üstüne gölge salmış, ne de kara toprak böyle bir adamı kucaklamıştır.”

dediği rivayet olunan, tarihin kaydettiği en büyük şahsiyetlerden biri olan Ebuzer’i bile, Rebeze çölünün ortasına, tek başına, acı çekerek ölmesi için gönderebilecek kadar acımasızlaşmıştır. Çünkü o Ebuzer tüm nefesini, “Halk neden yoksul” diyerek harcamıştır ömrü boyunca; iktidar sahiplerini, bir gün halkın adaletsizlikler karşısında Ebuzer önderliğinde isyan edeceği korkusuyla yaşatarak yıllarca.

  Bin beş yüz yıl sonra da değişen pek bir şey olmadı yeryüzünde. “Halk neden yoksul, bu insanlar neden yoksul” diyerek sesini yükseltenleri sürüyorlar hala yollara. Çöllere değil belki ama, tehlike arz etmeyecek kadar uzaklara.

  Evet, insanlık hiçbir şey öğrenmiyor. Andrey Tarkovski’nin dediği gibi, hiçbir şey öğrenmediğini son dört bin yılda yeteri kadar kanıtladı.


     Yazının başındaki, Ebuzer’in kelamı için Ali Şeriati şu dipnotu düşmüştür bir yerlerde:

* “Ayaklanabilir demiyor, hata ayaklanmalıdır da demiyor. Ayaklanmamasına şaşıyorum diyor. Bundan da önemlisi, yöneticiye, sömüren sınıfa demiyor. Halka karşı diyor! Yani eğer sen açsan, bundan bütün toplum sorumludur. Bu sözde derin iki nokta vardır: Biri şudur: Ebuzer (mahrumlar silahla ayaklanabilirler ya da ayaklanmalıdırlar demiyor, neden silahla ayaklanmadıklarına şaşıyorum) diyor. İkinci nokta da şudur: Hakim sistem veya sınıfa ya da sömürücüye, sermayeciye karşı değiş, tüm halka karşı diyor! Çünkü eğer ben evimde ekmek bulamıyorsam, tüm halk sorumludur, üstelik ölüme mahkumdur! Dostoyevski şöyle der: Bir cinayet işlenirse, sessiz kalanlar da cinayete ortaktır. Ama bu iki sözün değer farkı ortadadır.”

 .

12 Nisan, 2010

Nina'nın Yanıtları #1


ERKEK
:

-Göğsün göğsümde, ciğerlerimiz
     Serin havayla dolu,
Seni günün şarabıyla yıkayan
     Masmavi bir sabahın

Körpe güneş ışınlarına doğru
     Giderdik değil mi? ..
Aşk suskunu ormanın her dalından
     Işıklı tomurcuklar

Ve yeşil damlalar kanadığı zaman
     Ve açılmış şeylerde
Duyumsanırken tenin kıpır kıpır
     Ürperip titrediği:

Sen kırlara sevdalı, tutkun güzel,
     Şampanya köpüğü gibi
Sağa sola serperek tatlı tatlı
     Çılgın gülüşlerini

İki kara gözlerini kuşatan
     Maviyi allaştırıp
Narin, beyaz fildişi tarağını
     Yoncalara daldırırdın:

Gülerdin, aşk esrikliğiyle hoyrat
     Seni kucaklayan bana.
Gülerdin ahududu, çilek tadını
     Doyasıya içen bana. (…)
---
Söyle tatlım, de bana, gideceğiz
     Değil mi? Ne hoş olacak
El ele, göğüs göğüse, ikimiz…


KIZ :

-Peki, işim n’olacak?

                      
                       Arthur Rimbaud
                   Türkçesi: Erdoğan Alkan
              Orijinali:
Les Réparties de Nina

Bağlantılar:

- Nina’nın Yanıtları #2

- Nina’nın Yanıtları #3

.

26 Mart, 2010

İki Mutfak


İnsancıklar, Dostoyevski

  Ben mutfakta oturuyorum, daha doğrusu şöyle: Mutfağın yanında (önce şunu söylemeliyim, mutfağım temiz, aydınlık, çok hoş bir yerdir) evet ne diyordum, mutfağın yanında küçük, mutevazı bir oda var... Şöyle dersem çok daha iyi olacak: Üç pencereli, oldukça geniş mutfaktan, özel durumlarda kullanılmak üzere tahta perdeyle bir yer ayrılmış. Hayli geniş bir oda bu, penceresi bile var. Anlayacağınız her çeşit konfora sahip... İşte benim köşem burası. Aklınıza kötü bir şey gelmesin sakın anacığım. Gerçi mutfakta bölme gerisinde oturuyorum ama önemi yok bunun. Hiç değilse biraz uzağım o gürültüden. Karyolamı kurdum, masamı, komodinimi (hepsi iki tane), sandalyelerimi yerleştirdim, duvara bir tasvir astım.

 

Ben, siz, diğerleri

  Ancak mutfakta oturuyorum, hatta şöyle diyelim: Mutfak bile sayılmaz (önce şunu söylemeliyim, mutfağım daracık, kirli ve loş bir yerdir) evet ne diyordum, mutfağın yanında çok küçük, kümes gibi bir bölme var... Şöyle dersem çok daha iyi olacak: Tek bir penceresi olan, iki insanın zor döneceği genişlikteki mutfaktan, benim gibi sefillerin kalması için bir tahta parçasıyla ayrılmış, küçücük bir ‘oda’ bu. Penceresi bile var, eğer duvardaki delikleri pencereden sayacaksak. Anlayacağınız, türlü sefaletle boğuşuyorum... İşte benim köşem burası. Beni düşünmeyin yine de anacığım, gerçi mutfakta bile bir yer bulamadılar bana, bir tahta bölmenin arkasında oturuyorum ama ne yapalım. Hiç değilse yaşıyorum ya Allah'ım, bunu bile bulamayanlar var. Karyolam yok, masam da. Bir sedirin üzerinde uyuyorum. Senin resmini asacaktım duvara ama onun için de uygun bir yer bulamadım, yastığımın altına koydum.
.

19 Mart, 2010

Trilobit

.
Trilobit

Dünyalar ve yıldızlar
En küçük şey
Acıkan dilimi uzatıp
Hepsini birer birer yaladım
ve yuttum

Biraz serinlemiş gibiyim

50.000.000 sene evvel
Ilık bir denizde bir trilobitken
Duydum melâli
Zaman nedir unutarak
Açıp ağzımı
Bütün denizleri içtim
ve kendim kaybolup
Deniz oldum
Sonsuz deniz oldum

             Asaf Halet Çelebi

.

17 Mart, 2010

Renoir, Dans Eden Çiftler


Dance at Bougival - “Octave Mirbeau, Pierre-Auguste Renoir’ın hiçbir zaman mutsuz bir resim yapmadığını ifade etse de: “Bütün hayatı ve eserleri mutluluk içinde bir derstir. Belki de Renoir, hiçbir zaman hüzünlü bir resim yapmayan tek büyük ressamdır”, Renoir’ın dans eden çiftleri istisna olarak gözüküyor. Renoir’ın dans eden çiftleri, Renoir’ın aktivite sırasında eğlenmelerine izin vermeyerek, dans eden kadınlardan ve onları resmetmekten tedirginlik duyduğunu gösteriyor. Bougival’de Dans isimli resminin ilk iki taslağından bile –kadının gülmediğini göz önünde bulundurursak-, Renoir’ın tasvir ettiği bu kadından hoşnut olmadığı görülebiliyor.”¹

  Dance at Bougival - sketch1 Dance at Bougival - sketch2 Dance at Bougival

 


Dance in the CityDance in the City – (…) “Kadının başı yandan gözüküyor ve üzerinde ışıldayan süslü bir kıyafet var. Yine de yüzünde bir gülümseme yok. Profilden gözükmesine rağmen ağzı resimdeki dansın niteliğini gösteriyor. Dudakları yatay düz bir çizgi şeklinde kapalı, memnuniyetini ifade edecek biçimde  bir kavis dahi almamış ve dişleri gözükmüyor.”²

---

  Bu iki resimdeki kadın aynı kişi, Fransız ressam Suzanne Valadon. Pierre-Auguste Renoir’ın model olarak seçtiği bu kadını resmederken hoşnut olmadığı, kadınların yüzlerine yansıttığı mutsuzluk ifadesinden görülebiliyor. İki resimde de kadının dişleri gözükmüyor ve dudakları kapalı. Kadının yerinin evi olduğu –ya da sadece resimleri için dışarıda modellik yapması gerektiği- gibi düşünceleri bulunan Renoir’ın, aktif bir dansçı ve cambaz olan Valadon’dan hoşlanmamış olması çok şaşırtıcı değil tabii ki.

 

Dance in the Country – Dance in the Country isimli resimdeki kadının ise Renoir için başka anlamlar ifade ettiği anlaşılıyor. Modelin ağzı açık, dişleri gözüküyor ve dudakları yukarıya doğru kavisli. Diğer iki resimden farklı olarak bu kadının mutlu olduğu belirgin. Ressamın, Aline Charigot ismindeki bu kadını mutlu resmetmesinin nedeni, ileride onunla evlenecek olması olabilir mi? Muhtemelen.

dancealacampagne danceinthecountrysketch Dance in the Country


--
¹ Blogs.Princeton.Edu, Michelle Gawrys, Princeton Class of 2009, Dance at Bougival

² Blogs.Princeton.Edu, Michelle Gawrys, Princeton Class of 2009, Dance in the City


   Bağlantılar:

- An Analysis of Renoir's Dancing Couples – Princeton.edu Blogs

11 Mart, 2010

İmza: Turhan (1922 - 2010)

  Argümanımızı vurgulamak ve güçlendirmek için kullanırız “x’in x olduğu zamanlar” deyişini. Öyle bir zamandı o da; karikatürün karikatür olduğu zamanlardı Turhan Selçuk’unki. Ortaoyununun salt konuşmaya dayalı haline benzeyen ve birkaç gözlem yaptıktan sonra bir iki uyduruk tespit üzerine laf kalabalığı yapıp yeni yetmeleri güldürmekten başka bir işlevi olmayan bugünün karikatüründen ayrılıyordu Turhan’ın dönemindeki karikatür sanatı (bkz. Orhan Veli). Evet, o zamanlar sanat idi karikatür, ne garip değil mi?

  Önemli adamdı Turhan Selçuk. Sevmeyeni çoktur ve fakat sevmeye de gerek yoktur takdir için. Karikatürist adamdı.

.

24 Şubat, 2010

Süleyman Efendi'nin Nasırına Şiir Düzenler, Fasulyeye Divan Yazanlar


Garip_thumb  Türk Edebiyatı dergisinin bu ayki sayısında, “Hiçbir Şeyden Çekmedi Karikatüristlerden Çektiği Kadar” başlıklı yazıyı görünce hatırladım Süleyman Efendi’yi. Hiçbir şeyden çekmediği kadar nasırından çeken Süleyman Efendi’yi. Doğrusu, hiçbir şeyden çekmediği kadar Orhan Veli’ye çektiren Süleyman Efendi’yi.   

   Aslında, Gariplerin en garibi Orhan Veli ve arkadaşlarının (Melih Cevdet, Oktay Rıfat) Varlık dergisinde “Edebiyatımıza yeni bir hava getiren üç şair” cümlesiyle sunulmasından sonra başladı her şey. İlk olarak da, şu espriyle: “Edebiyatımıza ne getirdiler? Hava!”.

  Edebiyatçıların hemen tamamının karikatüristlere konu (meze) olduğu bu dönemlerde (liseli ve üniversiteli çocukları güldürmek için, çirkin çizimlerin yanına satırlar dolusu kötü esprinin doldurulduğu dönemlerin henüz gelmediği dönemler olarak da ifade edebiliriz), karikatüristlerin  hiç acıması yoktu edebiyatçılara. Mizahçıların sataşmalarından en çok pay alan da Orhan Veli’ydi kuşkusuz. Sebebi de “Mezar Taşı Yazıtları” idi:

 

KİTABE-İ SENG-İ MEZAR

  I

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendiye

 

orhan veli  Yazık oldu Süleyman Efendi’ye cümlesiyle ilk bölümü biten bu şiir, Orhan Veli’nin başını çok ağrıtacaktı ve fakat o, şiirini yazarken buna ihtimal vermiş miydi bilinmez.

  Orhan Veli’yle ilgili ilk karikatür, Cemal Nadir’den tarafından çizilmişti. Karikatürde, üzerinde “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” cümlesinin yazılı olduğu bir mezar taşının başında konuşan iki kişiden biri diğerine “Burada kim medfun üstad?” diye sorarken diğeriTürk Edebiyatı” cevabını veriyordu.

  Tabii ki ataklar bununla bitmemişti. Yine bir başka karikatürde, “Vaktiyle Süleyman Efendi’nin nasırına şiir düzenler, şimdi fasulyeye divan yazarlarsa hiç şaşırmam” deniyordu.

  Bunun gibi birçok karikatür yüzünden bunalan Orhan Veli, şiirini yazarken bunca tepki alacağını düşünmüş müydü bilinmez sahiden. Ancak bunu düşünmesi pek de mümkün olmayan bir başka kişi vardı ki, o da Nurullah Ataç’tı. O dönemde Orhan Veli’yi kollayan Nurullah Ataç, tepkilerden en çok nasiplenen ikinci kişiydi belki de. Orhan Veli’nin kundaktaki haliyle Nurullah Ataç’ın onu emzirdiğini çizenler mi ararsınız, yoksa Padişah Veli’nin eteklerinde dolaşan bir Ataç mı.

  Orhan Veli ise tüm bunlara, Varlık dergisinin bir sayısında “Karikatürden Şiire” başlıklı yazısıyla şu şekilde cevap vermiştir:

“Karşı karşıya yahut yan yana iki kişi çiziyorlar, altına da iki satırlık bir konuşma… Konuşmanın çizgiyle hiçbir alakası yok… O yazıları kaldırıp yerine başka bir konuşma koysanız çizgileri bozulmayacak… Öyle iki kişi birbirleriyle hiç münasebetleri yok. Biri karikatürle hiç ilgisi olmayan bir resim, öteki de o resimle hiç ilgisi olmayan bir nükte…”

  Hatırlatmak istediğim bir başka konu ise, o dönemki bir ilaç firmasının, Veli’nin bu nasırlı şiirini ilaç kutularının üzerinde kullanmak için yüklü bir meblağ teklif ettiğidir ki, bu da işin ne kadar komikleştiğinin başka bir kanıtıdır.

  Orhan Veli en güzel yorumunu ise Sait Faik ile yaptığı söyleşide,  Sait Faik’in “Sizde o zamanlar nasır var mıydı?” sorusuna karşılık kayda geçirmiştir:

“Süleyman Efendi şiirinden sonra ahı tuttu. Bende de nasır çıktı.” 

.

18 Şubat, 2010

Güzellik Nedir? ~ "Gute Nacht"


  TDK: (isim) - Estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik, hüsün.

 


Thomas Quasthoff - Gute Nacht
Yükleyen the-adolescent.
Piyanist: Daniel Barenboim – Bas Bariton: Thomas Quasthoff – Eser: Schubert, Winterreise (Kış Yolculuğu), Gute Nacht


  Bağlantılar:

- Sözler

- Sinopsis: Winterreise

- Nedir?
.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Web Analytics