Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül, 2013

Tek Kişilik Kalabalık Koro (Tahsin Saraç İçin)


vadusszauvadu  Hâlen yayımlanmaya devam eden Dil Derneği’nin Aylık Dil ve Yazın Dergisi: Çağdaş Türk Dili, 1988 yılının Mart ayında yayım hayatına başlamıştır. Derginin evimde bulunan –alt kısımdaki fotoğrafta da görebileceğiniz- nüshası ise, Çağdaş Türk Dili’nin Ağustos/Eylül 1989 tarihli, 18. sayısıdır.

  Derginin belirttiğim sayısının girişinde, Aziz Nesin’in 1989 yılının haziran ayında ölen -ismi anıldığında akla genellikle Fransızca-Türkçe sözlüğünün geldiği- şair Tahsin Saraç için 1983 yılında yazdığı yazı bulunmakta. Bu yazıyı Tahsin Saraç’la ilgili olmasının yanında ifade tarzının da çekiciliği nedeniyle dergiden alarak buraya kaydetmek istedim.

 

 

   TEK KİŞİLİK KALABALIK KORO

    Aziz Nesin

  Tahsin Saraç’ın sadık bir okuruyum. Şiirlerini, dergilerde yayımlandığında, kitaplaştıklarında okumuştum. Bu kez, bir hafta boyunca geceli gündüzlü Saraç şiiri kürü yaptım. Ne iyi etmişim. Bütün şiirseverlere böyle yapmalarını salık veririm. Sevdikleri şairlerin şiirleriyle bir süre kür yapsınlar. Böylece tanıdıkları bir dünyanın bilmedikleri coğrafyasını keşfetmiş olacaklar, hem de ruhsal yapılarının arınıp durunduğunu duyumsayacaklar.

  Tahsin Saraç’ın bugüne dek yayımlanmış beş şiir kitabıyla (Bir Ölümsüz Yalnızlık – Güneş Kavgası- Direnmeler – Güvercin Kasapları – Bir Sevgiyi Görüntüleme) bir hafta birlikteydim. Bu kitaplardaki her şiiri üç-beş kez okudum. Sonunda o şiirlerin pekçoğunu öyle özümsedim ki, kendim söylemiş (yazmış değil, söylemiş) oldum. Bu yaşımdan sonra öğrendiklerime bişey daha eklendi: Şiir ancak böyle okunursa benimsenir ya da reddedilir.

  Tahsin Saraç şiirinden bende kalan nedir? Yüce dağ doruklarının hiç  dinmeyen uğultulu fırtınası… Ama bu yüce dağların yeri açıkseçik bellidir: Türkiye… Daha yüksek, daha boranlı dağlar var dünyada elbet, ama hiçbirinin fırtınası, Tahsin Saraç’ın şiirlerindeki bu sesle uğuldamaz; böylesine yerli, böylesine ulusal ve özgün… Bu fırtına uğultusu, ince bir çığlık, yalvaran bir haykırış, ağlama, iççekme, inleme olmuyor hiç. (oysa ben inleyen şiirleri de severim.) Hep tok, kalın, yüksek perdeden, yiğit bir ses duyuyoruz. Sanki çağcıl Türk şiirine yepyeni bir Köroğlu doğmuşçasına…

  Böylece, Tahsin Saraç şiirinin, Türk şiirindeki yerini belirleyebiliyoruz. Onun şiiri, Türk orkestrasında “bas”tır. Bir orkestrada, öteki çalgıların seslerini bastırdığı zaman kontrbasın sesinde hep bir ulu kızgınlık, tanrısal bir öfke duyumsamışımdır. Saraç’ın o tok sesli (Davudî) şiirlerinin pekçoğunda bu kızgınlık, bu öfke duyuluyor. Kendisi de bir şiirinde şöyle tanımlıyor ozanı:

“Tüm geceleri biçen çağlardan, çağlardan
Ozan, gök gürlemesi ölümsüzlüğün.”

Saraç’ın şiirlerindeki gökgürlemesi, göklerden değil, tarihten ve coğrafyadan geliyor. Okurken, bu şiirlerin beslendiği zengin Türk şiir geleneğinin (hem halk şiiri, hem Divan şiiri) derinlerinden uğuldayan kaynağı tanıyoruz ve Türkiye coğrafyasının ezilenler korosunu duyuyoruz; bu dramatik koro, şiirle, tok sesli bir başkaldırı şarkısını söylüyor. Tek kişilik, yine de çok sesli (halkça sesl) kalabalık bir koro bu.

  Saraç’ın beş şiir kitabında yüzyirmibir şiiri (“Üzüm Memeli Eceler Soyu” şiiri iki kitabında yinelenmiş.) var. Bu yüzyirmibir şiirde en çok kullandığı sözcüğü saptadım: Erdem…

  Bir insan herhangi bir sözcüğü niçin sık kullanır: Ya o sözcüğün imlediği kavramın kendisinde hiç olmaması, tam tersinin olması nedeniyle övünmü gösterisi olarak ya da kavramın kişiliğinin bir vazgeçilmezi, bir ayrılmazı olduğu için… Ya erdemsizler sıksık erdemden sözeder yada yaşamlarının kendisi erdem olanlar…

  Tahsin Saraç’ı salt şiirleriyle değil de çok yakınımda bir dost olarak da tanıyorum. Yazın tarihinde, erdemsiz yaşamış, ama yapıtları değerli sayılmış pekçok sanatçı vardır. Sanatçının erdemsizlikleri, ölümünden sonra, yapıtlarını küçültemez. Ama beş eşzamanlı olduğum sanatçıdan (hele bu yirminci yüzyılın son çeyreğinde) onunla aynı çağı paylaştığım için, çağından sorum duymasını, toplumsal ve tarishel borcunu ödemey çalışmasını, kısacası şair olmanın bedelini ödemesini, yani erdemli olmasını beklerim. Çünkü ben tarihi yaşasam da, tarihte yaşamıyorum; dünyamızı ve zamanımızı paylaştığım şairi ister istemez yargılamak durumundayım.

  Saraç’ın şiirlerini sevmemin nedeni, o şiirlerin şairinden soyutlanarak, ayrılarak salt güzel olmalarından değil, bu güzelliğe ek olarak, kendisiyle sürekli hesaplaşan, doğrulukla yaşanmış bir kişiliğin şiirsel belgeleri de oldukları için seviyorum o şiirleri. Erdem, Saraç’ın yaşamının ayrılmazı, vazgeçilmezi, ta kendisidir. Nasıl yaşamışsa öyle duymuş, öyle düşünmüş ve öyle şiirler söylemiş bir şair…

  Onun şiiri, kendisini cömertçe sunan, kolay anlaşılan (ki ben zor yazılıp kolay anlaşılandan yanayım) şiir değil. Ama bu kolay anlaşılmazlığı, kendi regini ve tonunu bile daha bulamamışken, sürekli yenilikçilik ve sözde özgünlük ardında koşan kimi yeteneksiz şairlerin yaptığı gibi, anlam çarpıtmalarından, anlamsızlıklardan ileri gelmiyor. Saraç şiirinin (hepsinin değilse de epiycesinin) zor anlaşılırlığı, imgelerinin yoğunluğundan, biribiri üstüne yığılmalarından ileri geliyor. Bu imgelere yabancı olanlara Saraç’ın şiiri kapalı kalıyor; o imgelere yabancı olmayanlarınsa, imgelerin yoğunluğundan ötürü, şiirin tadına varmaları için büyük zihinsel çaba harcamaları gerekiyor.

  Ne çok söylenmiştir şiirin başka dillere çevrilemezliği… Tahsin Saraç’ın şiiriyse başka dillere çevrilemezliğin en çevrilemezidir. Şiirin çevrilemezliği, salt şiirin dile dayalı olmasından deği, asıl çevrilemeyen şiirin müziği, şiirin resmi, şiirin imgeleridir. Bu yüzden şiir çevrilemez, başka dilde yeniden söylenir, deniliyor. Tahsin Saraç’ın şiirlerindeki imgelerse çok yerlidir. Bu imgeler çoğu kez salt sözcüklerle değil, yerel deyimlerle, anlatımlarla kuruluyor ki, bu yüzden bana çevirilerinde o şiirler tatlarında, güzelliklerinden çok şey yitireceklermiş gibi gelir. Sanırım ki, her güzel şiirin yazgısı da bu…

  Saraç’ın şiirlerinde çağcıl taşlama denilecek pekçok şiirsel yergi var. Bunlar, şairin yaşadığı Türkiye coğrafyasının yergileri olduğuna göre, çevirilerini okuyanlar bu şiirlerin ne oranda tadına varabilecekler?

  Şiirlerini döne döne okurken Tahsin Saraç’ın bu şiirleri hangi dilde söylediğini düşündüğüm bile oldu. Bunlar Türkçe mi? Evet, ama çoğu da Tahsin Saraçça bir dille yazılmış.

  Saraç bir umut şairidir, ama pembe bulutlar üstündeki düşlemsel umudun şairi değil. Bizi kara görünümlerin en dibindeki kapkaranlığa götürdükten sonra, karamsarlıkta bırakmadan o kara derinliklerden ışıltılı umut doruklarına yüceltir.

  Sözümü, dilimden düşmeyen Saraç’ın şu dizeleriyle bitiriyorum:

Sevmek ölüşmektir bir özge benle
Büyütür tanrısalı kişi öldü mü.

   Vermenin erdemi kesilir yürek
Görücem bir kez parçada tümü.

Öyle bir sessizlikte sönmeliyim ki
Toprak bile duymamalı gömüldüğümü.”

                            Nişantaşı - 1 Eylül 1983

Saat: 16.25

  Bağlantılar:

- Çağdaş Türk Dili – Dil Derneği 

.

29 Mart, 2013

Nina’yı Bu Hale Getiren Faik Bey’dir


  İlgili Gönderiler:

- Haşim’in Tespiti ve Nina’nın Son Yanıtı (#4)



  Nina’yı tanıyor musunuz, bilmiyorum.

  Erkeği hayal kurdukça işten güçten bahseden, teklif edilen onca güzelliği endişeli ve aptalca bir surat ifadesiyle reddetip erkeğinin tüm neşesini kaçıran Nina’dan bahsediyorum. Kastettiğim Nina’yı tanımıyorsanız dahi, Nina’nın bir benzeriyle tanıştığınıza bahse girerim. Siz de benim gibi Nina’nın neden bu denli sevimsiz bir canlıya dönüştüğünü düşünüyorsanız, bir soruyu not düşmeden bu konuyu kapatmamak gerektiği bahsinde bana hak vereceksiniz.

  Nina neden bu hale geldi?

  Öncelikle, Nina’nın bahsettiğimiz ruh karmaşalarını yaşamasının nedeninin genetik olmadığını kabul etmeliyiz. Her genç kız gibi Nina’nın da uçsuz bucaksız hayallerle dolu bir dönemi geride bıraktığı varsayımı ile sorgulamaya başlarsak, bu güzel kadının üç beş yıl içinde tüm enerjisini yitirmesinin, harikulade teklifleri umutsuz bir ruh halinin dışa vurumuyla reddetmesinin nedeninin genetiğe bağlanamayacağı sonucuna varabiliriz.

  O vakit, hayalperest Nina’yı yıllar içinde bu donuk kadına dönüştüren nedir, kimdir?

  İtiraf edeyim, ben bu sorunun cevabını uzun yıllar önce öğrenmiştim, bu cevabın sizinle de paylaşılmasının uygun olacağını düşünüyorum. Nina’nın yıllarca kendisiyle ilgilenmesini, onu sevmesini ve her türlü nazına da katlanmasını isteyen ve yıllar sonra bir gün Nina –haliyle- yorulduğunu hissettiğinde bir anda bambaşka bir kadına dönüşmesini kabullenemeyen ve fakat genç Nina’yı olgun Nina’ya dönüştürenin de kendisi olduğunu anlayamayan, en sonunda Nina’ya “Peki, işim n’olacak” sorusunu sorduran, dolayısıyla Nina’yı bu hale getiren kişi Faik Bey’dir.

 

“Faik Bey, sevilmek için sevenlerdendi. İsterdi ki, kadın ona, gözleri ve dudakları ateş içinde, dizlerinin üstünde sürüne sürüne gelsin. Ufacık bir gurur, ufacık bir mukavemet onun bütün gayretini kırardı. Seniha ile işte böyle oldu. Vakıa bu genç kızda hiç mukavemet niyeti yoktu. Fakat, vücudunda genç kızlığın bütün vahşeti ve toyluğu vardı. Mütemadiyen kaçmak, kovalanmak istiyordu. Faik Bey ise bu mütemadi kovalamaya hiç gelemezdi.

Faik Beyle yan yana yürüdükleri yolun her merhalesinde: Daha ileriye, daha ileriye! diye haykırmak istiyordu. Lakin, Faik Bey, daha ileriye gitmenin lüzumuna kani değildi. Bahusus, Seniha ile münasebetlerinin şairane tarafını hiç sevmiyordu; genç kızın coşkunluklarını vahşi ve zarafete aykırı buluyordu. Bazı kimselere hayattaki manevra, gülünç ve kaba görünür; taşkın hareketler, ağlamalar, haykırmalar, bir ideale doğru soluk soluğa koşmalar bu kimseler için ya cinnet, ya avanaklıktır. Faik Bey de bunlardan biriydi. Bu genç adam, kendi hayatının ne kadardüzme, kendi ruhunun ne kadar iğreti olduğunu hiç düşünmeyerek Seniha'yı fena halde suni buluyordu.”

 

  Bağlantılar:

- Kiralık Konak

.

08 Mart, 2012

Benim Adım

 

Karpuz Şekerinde

 

  BENİM ADIM

  Sanırım kim olduğumu merak ediyorsun ama ben sürekli bir adı olmayanlardanım. Adım sana bağlı. Aklından geçtiği gibi seslen bana.

  Eğer uzun zaman önce olmuş bir şeyi düşünüyorsan, diyelim biri sana bir şey sormuştu ve sen de cevabı bilmiyordum.

  İşte benim adım o.

  Belki çok sıkı bir yağmur vardı.

  İşte benim adım o.

  Ya da biri senden bir şey yapmanı istemişti. Sen de yapmıştın. Sonra dediler ki yaptığın şey yanlış “hatam için üzgünüm” dedin ve başka bir şey yapmak zorunda kaldın.

  İşte benim adım o.

  Belki çocukken oynadığın bir oyundu ya da yaşlanıp da camın kenarında otururken, aklına öylesine gelen bir şey.

  İşte benim adım o.

  Ya da bir yerlere yürüdün. Her yerde çiçekler vardı.

  İşte benim adım o.

  Belki bir nehre bakakaldı. Yanında seni seven birileri vardı. Neredeyse dokunacaklardı sana. Daha onlar dokunmadan hissetmiştin bunu. Sonra dokundular.

  İşte benim adım o.

  Ya da birilerinin uzaklardan seslendiğini duydun. Sesleri neredeyse bir yankıydı.

  İşte benim adım o.

  Ya da birilerinin çok uzaklardan seslendiğini duydun. Sesleri neredeyse bir yankıydı.

  İşte benim adım o.

  Belki uzanmıştın yatakta, uykuya dalacaktın neredeyse ve birden bir şeylere gülmeye başladın, kendinle ilgili şakaya, günü bitirmek için güzel bir yol.

  İşte benim adım o.

  Ya da lezzetli bir şeyler yiyiyordun ve bir an ne yediğini unuttun ama devam ettin yemeye, iyi bir şey olduğunu bilerek.

  İşte benim adım o.

  Belki gece yarısıydı ve ateş, ocağın içinde bir çan gibi çaldı.

  İşte benim adım o.

  Ya da belki o kadın o lafı edince sana, kendini kötü hissettin. Başka birilerini de anlatabilirdi: onun sorunlarını daha iyi bilen birine.

  İşte benim adım o.

  Belki de alabalıklar yüzüyordu su birikintisinde ama nehir sadece sekiz santim enindeydi ve ay benÖLÜM’ün üzerinde parıldıyordu ve karpuz tarlaları alabildiğine ışıldıyordu, karanlık ve ay her bitkiden doğuyor gibiydi.

  İşte benim adım o.

  Ve keşke Margaret beni rahat bıraksa.

 

  ***

Bir başka bölümden; Margaret’in kim olduğuna dair:


  MARGARET

  Bu sabah kapı vuruldu. Kapıya vurma şeklinden kim olduğunu anladım, köprüden gelişini de duymuştum.

  Gıcırdayan tek tahtaya bastı. Her zaman ona basar. Bir türlü anlayamıyorum. Neden hep aynı tahtaya basıp durduğu üzerine epeyce düşündüm, nasıl oluyor da hiç ıskalamıyor, ve işte şimdi kapımın önünde duruyor, kapıyı çalıyor.

  Kapıyı çaldığı gerçeğini kabullenmedim çünkü umurumda değildi. Onu görmek istemiyordum. Ne demeye orada olduğunu biliyordum ve umurumda değildi.

  Sonunda kapıyı çalmayı kesti ve köprüden geri döndü ve tabi ki aynı tahtaya bastı: yıllar önce yapılmış, çivileri düzgün çakılmamış ve tamiri imkansız tahtaya. O gidince, tahta sessizleşti.

  Ben tahtaya basmadan köprüden yüzlerce kez geçebilirim ama Margeret her zaman o tahtaya basar.

--Richard Brautigan, Karpuz Şekerinde
   AltıKırkbeş Yayınevi

 

Not: İki pasajdaki tüm yazım yanlışları, yayınevinin basım hatalarındandır.
.

06 Eylül, 2011

İçkiler


  Bu yazıda, ‘akşamcı şair’ diye diye Ahmet Haşim’i bir nesle, akşamdan sabaha kafayı çekip kafası bulutlu olarak şiir yazan bir adam zannettiren edebiyat öğretmenlerini bir kenara bırakalım ve Haşim’in İkdam gazetesinde yayımlanan -ve bu sefer sahiden kafayı çekmekle ilgisi olan- İçkiler adlı yazısını paylaşayım.

  İkdam, Haşim’in harikulade yazılarının da yayımlandığı ve Haşim’in buradaki yazılarından toplama yapılarak yayımlanan Bize Göre adlı kitabının çıkmasına vesile olan gazetedir. Şairin Bize Göre adlı kitabında da bulunan Fransız kadınıyla ilgili güzel tespitlerini Fransız Kadını isimli bir gönderinin kaynağı olarak kullanmıştım.

  Aşağıda okuyacağınız İçkiler adlı yazı ise, yine bu sitede yayımlanan bir diyalog ile ortak bir noktaya sahiptir ki bu ortaklık, iki yazının da Erdal Alova’nın İçki ve Edebiyat Alemi adlı kitabında bulunmasındır. Bir sabah vakti gönderdiğim, Orhan Veli’yle başlığı altında bulunan bu diyalogdan üç sene sonra yeniden bir sabah vakti elime geçen İçki ve Edebiyat Alemi’nden bu kez paylaşacağım yazı, Ahmet Haşim’in bahsettiğim, İkdam gazetesinde yayımlanan İçkiler adlı kısa yazısıdır.


   İÇKİLER

  Gerçi bütün sarhoşluk veren içkiler alkolden yapılır. Bu itibarla hepsi de birbirinden farksızdır, fakat bana öyle geliyor ki, bunların uzviyet üzerinde tesirleri başka başkadır. Sanki hepsinin ayrı birer maneviyatı ve ayrı birer çehresi var.

  Böyle bir farkın mevcut olabileceği fikrini bana veren rakı sofralarının halidir.

  Sanki rakı, mideye girince, orada makul iştihalar yerine birtakım delice arzular uyandırıyor.

  Rakı, kadehler içinde bulanık rengini göstermeye başlar başlamaz, masa etrafındakilerin ağzı birden, soğan, sarmısak, turp, pastırma, turşu, tuzl balık ve buna benzer şeyler çiğnemek arzusuyla salyalanmaya başlar.

  Bir rakı sofrasında iştihayı uyandıran etler hangileridir? Hayvan leşinin hep yenilmemesi, atılması lazım gelen kısımları, işkembe, bağırsak, ciğer vesaire. Böyle zarafetsiz bir oburluk uyandıran yalnız rakıdır.

  Şarabın arkadaşları meyvelerdir.

  Viski, olsa olsa ancak tuzlu bademle içilebilir.

  Hatta yemekten evvel veya yemekten sonra alınan birçok içkiler insanda maddiyatı hasfeder gibi içmek arzusundan başka her türlü mide arzularının ağzını kapatır.

  İçkiler içinde aksülamelleri bedii manada hiç güzel olmayan rakı olsa gerek.

(İkdam, 2 Kasım 1926)


   Bağlantılar:

- Orhan Veli'yle

- Fransız Kadını

.

26 Mart, 2010

İki Mutfak


İnsancıklar, Dostoyevski

  Ben mutfakta oturuyorum, daha doğrusu şöyle: Mutfağın yanında (önce şunu söylemeliyim, mutfağım temiz, aydınlık, çok hoş bir yerdir) evet ne diyordum, mutfağın yanında küçük, mutevazı bir oda var... Şöyle dersem çok daha iyi olacak: Üç pencereli, oldukça geniş mutfaktan, özel durumlarda kullanılmak üzere tahta perdeyle bir yer ayrılmış. Hayli geniş bir oda bu, penceresi bile var. Anlayacağınız her çeşit konfora sahip... İşte benim köşem burası. Aklınıza kötü bir şey gelmesin sakın anacığım. Gerçi mutfakta bölme gerisinde oturuyorum ama önemi yok bunun. Hiç değilse biraz uzağım o gürültüden. Karyolamı kurdum, masamı, komodinimi (hepsi iki tane), sandalyelerimi yerleştirdim, duvara bir tasvir astım.

 

Ben, siz, diğerleri

  Ancak mutfakta oturuyorum, hatta şöyle diyelim: Mutfak bile sayılmaz (önce şunu söylemeliyim, mutfağım daracık, kirli ve loş bir yerdir) evet ne diyordum, mutfağın yanında çok küçük, kümes gibi bir bölme var... Şöyle dersem çok daha iyi olacak: Tek bir penceresi olan, iki insanın zor döneceği genişlikteki mutfaktan, benim gibi sefillerin kalması için bir tahta parçasıyla ayrılmış, küçücük bir ‘oda’ bu. Penceresi bile var, eğer duvardaki delikleri pencereden sayacaksak. Anlayacağınız, türlü sefaletle boğuşuyorum... İşte benim köşem burası. Beni düşünmeyin yine de anacığım, gerçi mutfakta bile bir yer bulamadılar bana, bir tahta bölmenin arkasında oturuyorum ama ne yapalım. Hiç değilse yaşıyorum ya Allah'ım, bunu bile bulamayanlar var. Karyolam yok, masam da. Bir sedirin üzerinde uyuyorum. Senin resmini asacaktım duvara ama onun için de uygun bir yer bulamadım, yastığımın altına koydum.
.

24 Şubat, 2010

Süleyman Efendi'nin Nasırına Şiir Düzenler, Fasulyeye Divan Yazanlar


Garip_thumb  Türk Edebiyatı dergisinin bu ayki sayısında, “Hiçbir Şeyden Çekmedi Karikatüristlerden Çektiği Kadar” başlıklı yazıyı görünce hatırladım Süleyman Efendi’yi. Hiçbir şeyden çekmediği kadar nasırından çeken Süleyman Efendi’yi. Doğrusu, hiçbir şeyden çekmediği kadar Orhan Veli’ye çektiren Süleyman Efendi’yi.   

   Aslında, Gariplerin en garibi Orhan Veli ve arkadaşlarının (Melih Cevdet, Oktay Rıfat) Varlık dergisinde “Edebiyatımıza yeni bir hava getiren üç şair” cümlesiyle sunulmasından sonra başladı her şey. İlk olarak da, şu espriyle: “Edebiyatımıza ne getirdiler? Hava!”.

  Edebiyatçıların hemen tamamının karikatüristlere konu (meze) olduğu bu dönemlerde (liseli ve üniversiteli çocukları güldürmek için, çirkin çizimlerin yanına satırlar dolusu kötü esprinin doldurulduğu dönemlerin henüz gelmediği dönemler olarak da ifade edebiliriz), karikatüristlerin  hiç acıması yoktu edebiyatçılara. Mizahçıların sataşmalarından en çok pay alan da Orhan Veli’ydi kuşkusuz. Sebebi de “Mezar Taşı Yazıtları” idi:

 

KİTABE-İ SENG-İ MEZAR

  I

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendiye

 

orhan veli  Yazık oldu Süleyman Efendi’ye cümlesiyle ilk bölümü biten bu şiir, Orhan Veli’nin başını çok ağrıtacaktı ve fakat o, şiirini yazarken buna ihtimal vermiş miydi bilinmez.

  Orhan Veli’yle ilgili ilk karikatür, Cemal Nadir’den tarafından çizilmişti. Karikatürde, üzerinde “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” cümlesinin yazılı olduğu bir mezar taşının başında konuşan iki kişiden biri diğerine “Burada kim medfun üstad?” diye sorarken diğeriTürk Edebiyatı” cevabını veriyordu.

  Tabii ki ataklar bununla bitmemişti. Yine bir başka karikatürde, “Vaktiyle Süleyman Efendi’nin nasırına şiir düzenler, şimdi fasulyeye divan yazarlarsa hiç şaşırmam” deniyordu.

  Bunun gibi birçok karikatür yüzünden bunalan Orhan Veli, şiirini yazarken bunca tepki alacağını düşünmüş müydü bilinmez sahiden. Ancak bunu düşünmesi pek de mümkün olmayan bir başka kişi vardı ki, o da Nurullah Ataç’tı. O dönemde Orhan Veli’yi kollayan Nurullah Ataç, tepkilerden en çok nasiplenen ikinci kişiydi belki de. Orhan Veli’nin kundaktaki haliyle Nurullah Ataç’ın onu emzirdiğini çizenler mi ararsınız, yoksa Padişah Veli’nin eteklerinde dolaşan bir Ataç mı.

  Orhan Veli ise tüm bunlara, Varlık dergisinin bir sayısında “Karikatürden Şiire” başlıklı yazısıyla şu şekilde cevap vermiştir:

“Karşı karşıya yahut yan yana iki kişi çiziyorlar, altına da iki satırlık bir konuşma… Konuşmanın çizgiyle hiçbir alakası yok… O yazıları kaldırıp yerine başka bir konuşma koysanız çizgileri bozulmayacak… Öyle iki kişi birbirleriyle hiç münasebetleri yok. Biri karikatürle hiç ilgisi olmayan bir resim, öteki de o resimle hiç ilgisi olmayan bir nükte…”

  Hatırlatmak istediğim bir başka konu ise, o dönemki bir ilaç firmasının, Veli’nin bu nasırlı şiirini ilaç kutularının üzerinde kullanmak için yüklü bir meblağ teklif ettiğidir ki, bu da işin ne kadar komikleştiğinin başka bir kanıtıdır.

  Orhan Veli en güzel yorumunu ise Sait Faik ile yaptığı söyleşide,  Sait Faik’in “Sizde o zamanlar nasır var mıydı?” sorusuna karşılık kayda geçirmiştir:

“Süleyman Efendi şiirinden sonra ahı tuttu. Bende de nasır çıktı.” 

.

29 Aralık, 2009

Sakallı Celal Üzerinden Eleştiri: Bahriye Nazırı Hamdi Bey’in oğlu Kemal Bey’in üçüncü eşi Ayşe Hanımefendi’den doğma Refik Bey’in refikası Melek Hanım


  Biyografi, öz geçmiş demektir. Öz geçmiş ise Türk Dil Kurumu tarafından şu şekilde tarif edilmiştir: “Bir kimsenin doğumundan yaşadığı güne kadar geçirdiği belli başlı evreleri içeren yazı, hayat hikâyesi, hayat öyküsü, yaşam öyküsü, hâl tercümesi, tercümeihâl, biyografi.

  Ben de kitap olarak basılmış biyografilerle ilgili fikrimi, bu siteyi oluşturduktan sonraki üçüncü yazımda (Käthe Kollwitz) belirtmiştim: “Eserlerinin bütünüyle ilgili fikir sahibi olmadan sanatçıların hayat hikayelerini okumak hep sıkıcı gelmiştir bana. Uzun uzun okursunuz. Ama herkes gibidir işte o da, muhtemelen sizden benden biraz daha fazla sıkıntı çekmiştir. Rutin bir yaşamın belki biraz daha dışına çıkan ama çoğu zaman şu cümlelerle sürüp giden öz geçmişler: xxxx yılında doğdu, ailesi maddi anlamda büyük sıkıntılarla karşı karşıyaydı, henüz çocukluğunda farklı kişiliğiyle ön plana çıktı, yeteneği şu yaşta fark edildi, vesaire vesaire... Bu siteye, kişilerin hayat hikayeleriyle ilgili uzun notlar bırakmayacağım.”

  Fakat bu kez farklı olacağını düşünmüştüm. Dostoyevski’nin hayatını okurken bile sıkıntıdan bunalan ben; Celal Yalnız, namıdiğer Sakallı Celal’in yaşamıyla ilgili bir araştırmayı sıkılmadan okuyacağımı sanmıştım. Galatasaraylı Celal bir feylesoftu ve lakin kağıda döktüğü tek bir metin bile bulunmadığı için müthiş bir sözlü felsefe ve veciz espri deryasıyla karşı karşıya kalacağımı zannetmiştim. Yanılmışım.

Sakallı Celal - Orhan Karaveli (Doğan Kitap, ön kapak)  Orhan Karaveli isimli beyefendinin Sakallı Celal: Bir Türk Filozofunun Yeniden Doğuşu isimli  çalışmasından bahsediyorum sevgili okuyucular. Biyografi, anı, inceleme… Janrının ne olduğu konusunda şüphelerimin olduğu ve en yerinde tabirle “araştırma” olarak nitelendirilebileceğini düşündüğüm bu kitabı elime alıp okumaya başladığımda oldukça neşelendim ve yedi bölüme ayrılan bu kitabın ilk bölümünde, Haldun Taner’den Ahmet Haşim’e, Celal Yalnız’la ilgili görüşlere ve anekdotlara yer verildiğini gördüğümde kitabı bir gecede bitirebileceğimi sandım. Tabii ki ikinci bölümün başladığı ellinci sayfaya kadar olan bölümü yarım saatte okuyup ikinci bölümü görene kadar. İkinci bölümde, biyografi-araştırma tarzındaki basılı eserlerin çoğunda karşılaştığım bir gariplikle karşılaştım. “Nedendir bilinmez” gibi bir kalıbı kullanmaktan imtina etmek istiyorum ancak bu noktada kendimi tutamayacağımı belirtmek isterim.

  Nedendir bilinmez, bu gibi araştırmalarda, ele alınan kişinin ailesi ve dolayısıyla soyu mevzu bahis olduğunda –çoğu ailenin de Osmanlı dönemine dair kayıtları bulunduğundan-, okuyucu için bitmez tükenmez bir azap başlıyor. Latife Hanım, Kamil Bey, Suphi Efendi… Bunların eşleri, çocukları, ablaları, ağabeyleri, uşakları, Fransız öğretmenleri, dadıları, dostları, diğer akrabaları, dönemin nazırları, kadıları, askerleri, Balkan kökenli eşraf… Okuyucuyu usandırmak için bir paragrafta kullanılabilecek tüm ünvanlar kullanılıyor. Sanılıyor ki okuyucu bu gibi ilişkileri gördüğünde meraklanacak ve bundan faydalanacak.

  Ben, kitaplarda insanı usandıracak bu gibi bölümleri okuma alışkanlığını uzun süre önce bıraktım. Kimin umrunda Mukaddes Hanımefendi cenapları, kimin umrunda Bahriye Nazırı Hamdi Bey’in oğlu Kemal Bey’in üçüncü eşi Ayşe Hanımefendi’den doğma Refik Bey’in refikası Melek Hanım? Roman yahut hikaye türündeki eserlerde var olan bu gibi bölümleri atlayarak okumaya devam edemeyeceğimiz aşikar. Kitabı okumayı bırakabilir ya da “birkaç sayfa sonra” bitecektir diyerek okumaya devam edebilirsiniz. Ancak biyografi tarzındaki çalışmalardaki bu tip paragraflarda kayıp sayabileceğiniz çok bilgi olmadığından, bu bölümleri direkt olarak geçmenizi öneririm. Dolayısıyla bu konunun çok da üzerinde durulması gereken bir bahis olmadığını düşünürseniz buna hak veririm. Ancak soyadı kanunu çıktığında, tüm ailesi Porsun soy ismini alırken kendisi “Yalnız” soy ismini tercih eden bir yalnız adam (adam, dahi, feylesof… hangisini kabul ederseniz) üzerine çalışma yaparken, iki yüz sayfalık bir kitabın kırk-elli sayfasını refik, refika ve hemşirelere ayırırsanız, okuyucunun gecenin bir yarısı kendinden geçmesini engelleyemezsiniz. Ben de bu duruma düştüm. İlk elli sayfasını yarım saatte okuduğum kitabın ikinci elli sayfasını acı çekerek okudum. Böyle nevi şahsına münhasır bir adamın hayatıyla ilgili bir çalışma yapmayı düşünerek çok yerinde bir karar vermiş olduğunu düşündüğüm bir araştırmacının bu kitabın dörtte birini Osmanlı dönemine ve Abdülhamid’e ayırmış olmasını, yukarıda verdiğim diğer örneklerden çok daha fazla garipsediğimi itiraf etmeliyim. Kitabın, beni sürmenaj ettiğini düşündüğüm bölümünden, siz de bu garabeti göresiniz diye, kısacık bir örnek vermek istiyorum:

  “Geysu Hanım-Mehmed Paşa çiftinin geride bıraktığı öksüz ve yetimlerine dönersek. Hamide Lütfiye’nin, Hüseyin Hüsnü Paşa’nın dostu ve Bahriye Nezareti’nde seleflerinden “Müşir” Hacı Vesim Paşa’nın oğlu Lütfü Taluk Bey’le evlendiğini; şair ve yazar işadamı Haydar Volkan’ın annesi Mukadder Hanım’ın ise “Deli” Neşecan Hanım’ın kızı ve Lütfü Taluk Bey’in torunu olduğunu biliyoruz. Haydar Bey’in de bir kızı var: Lebriz.

  Nebile’nin tek çocuğu İzzet Bey’in Kemal ve Ünal Erksal adlarında iki oğlu olmuş. Aksaraylı Mehmed Paşa’yla ilgili bir miras davasından anlaşıldığına göre İzzet Bey’in ikinci eşi Nilgün Işıklar mahkeme tarihinde hayatta bulunuyordu.

  Ulviye’nin Neşet Erksal’la evliliğinden doğan kızları Nihal ve Mizyal’ın da çocuk ve torunları: Atakan, Filiz, Atilla… Ali, Mehmet… Didem Sarı, Ali İlbaş…

  Sakallı Celal Bey’in geriye kalan teyze ve dayısı iki kardeşin, yani İbrahim Sadi ile Zeliha Saadet’in durumları biraz faklı. Yukarıda sözü edilen miras davasıyla ilgili mahkeme kayıtlarında “hisselerin 1/6 olduğu; yetmiş yıl önce yurdu ter ettikleri ve (kendilerinden bir daha haber alınamadığı” belirtiliyor ama izleri sürülünce bu iki varis ölmüş olsa da soylarının sürüp gittiği ve Türkiye’deki kimi yakınlarıyla ilişkilerinin devam ettiği anlaşılıyor.

  Örneğin Zeliha Saadet Hanım’ın, sanırım Arnavut kökenli Bedri Pejani Bey’le evlendiğini ve Pejanilerin Shpuza, Borshi, Bakkalı, Basha gibi kimileri Türkçe  çağrışımlar yapan soy isimleriyle varlıklarını Fransa ve İtalya’da sürdürdüklerini görüyoruz. Bu “çağrışımlar” küçük isimlerde de var: “Genç Bedri Pejani” Tiran’dan İstanbul’daki kuzenlerine gönderdiği Fransızca mektupta “Türkçe yazamadığını ama evlerinde Türkçe konuştuklarını” belirttikten sonra temaslarını sıklaştırmaları ricasında bulunuyor, aile fotoğrafları istiyor.

  Melek Bakkalu Paris Senfoni Orkestrası’nda “birinci keman”. Geysu Basha (Paşa?) İtalya’nın en yetenekli ve güzel piyano virtüözlerinden biri. Geysu Hanım’ın tek oğlu “Sadi Aksaraj Pasallari” de (Aksaray Paşaları?) yurtdışına gitmiş. Oğlu Rasim Pasallari’yi kızı Lejla (Leyla?) ile oğlu Semih’e kadar izleyebildik.

  İşte, böylesine geniş bir hısım akraba çevresi var yapayalnız bir adam olarak bilinen “kahramanımız” Sakallı Celal Bey merhumun.”


  Hem bu son cümleye, hem de gerçekten yalnız bir adam olduğunu bilmeme rağmen sormak isterdim yazara yine de: “Hani yalnızdı bu Celal Yalnız?”

.

22 Kasım, 2009

Fransız Kadını


  Ahmet Haşim’in, “Bize Göre” ve “Seyahatte” başlıkları altında İkdam gazetesinde yayımlanan yazılarının toplandığı eseri Bize Göre‘nin (hatırladığım kadarıyla Alkım Yayınevi basımına sahiptim) 104. sayfasında şu tespit (uzun zaman önce kaydettiğim bu cümlelerin yazı başlıklarını not almayı unuttuğumu itiraf edeyim) yer almaktadır:

“Kadınlar için gerçek çekiciliğin ezeli ilkesi, bize göre daima şundan ibaret kalacaktır:

Çok konuşmamak ve yılışmamak.”

  Birkaç sayfa sonra ise, bahsi geçtiğinde çoğumuzun zihninde belirli bir çağrışım yaptığını düşündüğüm (muhtemelen aklınıza bir de sinema oyuncusu geliyordur) Fransız kadınıyla ilgili şu cümleler yer almaktadır:

“Gayet sade giyinen hatta kıyafetçe ilkel bir şekil oluşturan bu çoğunlukla henüz saçlarını kestirmeyen kadının bütün tehlikeli çekiciliği, ağırbaşlılığından, saflığından, konuşmasından ve bilhassa o anlatılmaz cilve ve edasından geliyor. Bunlar, bütün dünyanın en güzel kadınlarına, Parisli kadının cesaretle meydan okuyabilmesi için yeterlidir.
---
Fransız kadını dünyanın diğer kadınlarını sırma ve ipekten örülmüş en sihirli kıyafetlere soktuktan sonra, onları sırtüstü yere getirir. Bir aşk dakikasının lezzetine sonsuzluk verecek gücü taşımayanlar, süsten medet ummakta belki çok haklıdırlar. Fakat ipekler ve boyalar, ruhun eksikliklerini bilmem ki nasıl tamamlayabilir.” (122. Sf)

***

“Fransız kadını ruhunu cisminden ayırmayı biliyor. Bu büyük bir hüner ve yeterli bir erdemdir.” (124. Sf)

  Kuşkusuz, bu güzellikte tarifler yapabilecek çok az kalem vardır ki, Ahmet Haşim bunların en önde gelenlerindendir.

.

31 Ekim, 2009

İki Bin On Model Raskolnikov


“Suç ve Ceza, David Zane Mairowitz tarafından cesurca ve canlı bir anlatımla uyarlandı. Ressam Alain Korkos tarafından çizilen bu tersine kurgulu katil-kim polisiyesi; kendisinden hiç kuşkulanılmayan katilin kendini ihbar etmesiyle sona erer. Ama ruhu selamete erebilecek mi?”

“(Wikipedia.en) David Zane Mairowitz (born 1943, New York), is a writer. He studied English Literature and Philosophy at Hunter College, New York, and Drama at the University of California, Berkeley.”

 
  Haberdar olmayanlar için; NTV Yayınları, Çizgi Roman Dünya Klasikleri adı altında yayımladığı serinin dördüncü kitabı için Suç ve Ceza’yı seçti. (İlk kitap olarak Kafka’nın Dava’sını yayımlayan NTV’nin bu seride ne kadar istikrarlı seçimler yaptığını görmek için bundan önce yayımladığı –serinin üçüncü- kitabının ismine bakmak yeterli: Frankenstein. Fakat yukarıdaki çizimlerdeki yaratık değil Frankenstein, yanıldınız. Raskolnikov o; Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin romanı Suç ve Ceza’nın protagonisti Raskolnikov.)

  Öncelikle görülüyor ki UC Berkeley’de drama eğitimi almak insanın ufkunu böylesine açıyor ve onu bu derecede vizyon sahibi yapıp cesur kılıyor. Yani, bin yılın romancısının eserlerinden birini alıp istediğiniz gibi zarar vererek adını Suç ve Ceza bile koyabiliyorsunuz. Sonra da insanlarının kitap okuma oranlarının –edebi değeri olan eserlerden bahsediyorum- sıfıra yakın olduğu bir ülkede, o ülkenin en popüler kurumlarından biri bu çalışmanızı yayımlıyor ve belki de daha önce Dostoyevski adını duymamış küçük çocuklar onunla bu şekilde tanışarak büyük bir hataya düşüyorlar, doğrusu düşürülüyorlar.

Çizgi Romanın Orijinali  On iki yaşında bir çocuğun bu çizgi romanı okuduktan sonra Dostoyevski’nin asıl eserini okuduğunu düşünelim. Artık bu çocuğun zihninde başka bir Raskolnikov karakteri yaratması mümkün müdür? Yahut başka bir cinayet sahnesi?

  Çizgi romanlarla ilgili bir takıntım yok tabii ki. Fakat çizgi romanın bir sanat dalı olması, her çizilenin de sanatsal olduğu sonucuna götürmez bizi. Zagor’u okuyan birinin, zihninde, çizimlerdeki gibi bir Zagor yaratmasında bir sakınca yoktur, çünkü Zagor odur. Orijinal ve özgündür.

  Suç ve Ceza’nın bu halinin bir uyarlama olduğu belirtiliyor ve fakat tam da bu noktada insanlar yanıltılıyor. Bu çizgi roman için hazırlanan reklamlarda, kitabın aslı yerine bu hali okunduğunda, eserin özüne vakıf olacak kadar yeterli bir aktiviteyi gerçekleştirmiş gibi hissettiriliyor insana. Bu büyük bir saygısızlık.

  Asıl sorun iki noktada yatıyor. Birincisi, –burada zannedildiği gibi- okumayı kolaylaştırmak, okunacak eserin muhtevasına müdahale ederek yapılmaz. Okumayı kolaylaştırmak dış etkenlerle ilgilidir, okunacak eserle ilgili değil. Eğer bunun başka bir eser ve sadece bir uyarlama olduğunu söyleyecekseniz, o zaman da bu çalışmanın Dostoyevski’nin romanıyla aynı adı taşımasının ahlaki olmadığını söylemek isterim. Aynı adı taşıması, telif haklarıyla ilgili bir sorun yaratmayabilir. Bu noktadaki sorun ceplerin dolmasıyla geçiştirilebilir. Ancak insanlık mirasına saygı göstermek açısından, bu çizgi romana Crime & Punishment adını verip üstüne de Dostoyevski’nin adını yerleştiremezsiniz. Yerleştirirseniz de bu kitabın eğlencelik olduğunu ve çocukların okumaması gerektiğini reklamlarında belirtmeniz gerekmektedir.

  İkincisi ise, hem yazarın hem de bu kitabı bu ülkede yayımlayanların yaptıkları işi içlerine sindirebiliyor olmaları. İllüstrasyonların yaratıcısı Alain Korkos’a ise değinmek istemiyorum. Kötü bir şekilde değinilecek bir iş bile yok ortada.

  Son sözüm bir ricadan ibaret. Eğer çocuklarınıza çizgi roman okutacaksanız Tommiks okutun, Suç ve Ceza değil. Hayal güçlerine pranga vurmaktan imtina edin.

.

18 Ekim, 2009

Üslup ve Seda


  Bu sabah, marketteki gazete ve dergileri kendimden geçmiş bir şekilde incelerken (dergilerin çoğunu orada okuyup para vermiyorum), Theo Angelopoulos’un senaristi, çevirmen ve yazar, Petros Markaris’in röportajına rast geldim Taraf gazetesinde. Markaris’in, röportajı yapan Sibel Oral isimli hanımefendinin, “Şiir nasıl ayrılıyor? Yunanistan’da şiir romana göre çok daha önemli sanırım...” (Türk edebiyatıyla karşılaştırmasını istiyor) sorusuna verdiği cevap, mülakattaki ilgimi çeken noktaydı:

“İşte orada Türk edebiyatıyla ayrılıyor. Yunanistan’da edebiyat demek şiir demektir. Ayrıca mesela Yunan edebiyatında üslup konudan çok daha önemlidir. Ama bu durum birçok şeye engel oluyor. Mesela Avrupalılar Yunan romanlarını okuyorlar ve “ee bir şey olmuyor” diyorlar roman için. Çünkü bizim için önemli olan üslup, konunun ne olduğu değil.”

  Bu paragrafı okuyunca, geçen hafta yazdığım yazıdaki bir cümlede, absürt-saçma ikileminde kaldığımı ve Halid Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah isimli romanından, defterlerimden birine kaydettiğim bir paragrafın aklıma geldiğini hatırladım. Kendi yazımdaki takıldığım nokta, bir şeyin mantıksız olduğunu anlatmak için kullandığım absürt kelimesinin yerine neden saçma kelimesini kullanmayı tercih etmediğimdi. Bu kelimelerden birini seçip kullanacağım cümleyi, ayrı ayrı ve yüksek sesle okuduğumda, saçma kelimesinin yazının gidişatına göre çok agresif durduğunu düşündüm ve Halid Ziya’nın pasajı da tam bu noktada zihnime takıldı. Bu pasajı paylaşmadan önce Markaris’in bahsettiği Yunan şiirinden ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile birlikte  Nev-Yunanilik eğilimini başlatan Yahya Kemal Beyatlı’dan birer örnek vermek istiyorum.


Gözkapakları / Andreas Embirikos

Her zamanki gibi çileden çıkmış su                      
Bir şelale gibi düşüyor yıllar
Ve bir feryat ürkütüyor kuşları.

Fakat bahçeler kayıtsız bunlara
Mutluluk kozalakları ıslık çalar yapraklarda
Elmalar kıpkırmızıdır
Ve yoldan geçen biri koparır birkaç tane.

                    Çeviri: İsmail Haydar Aksoy


Sicilya Kızları / Yahya Kemal

Sicilya kızları, uryân omuzlarında sebû,
Alınlarında da çepçevre gülden efserler,
Yayar bu mahfile a‘sâbı gevşeten bir bû;
Ve gözleriyle derinden bakar, gülümserler
Sicilya kızları, uryân omuzlarında sebû...

Hadîkalarda nevâ-gîr iken şadırvanlar,
Somâki kurnalarından gümüş sular dökülür;
Ve hep civâra serilmiş kadîfe dîvânlar
İçinde, bûseden ölmüş vücûdlar bükülür,
Hadîkalarda nevâ-gîr iken şadırvanlar...

Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını;
Füsûn-ı nevm ile, görmez bu âteşîn ravza
İçinde dalgalanan huzûz-ı rehâvetle hâvz-dan havza,
Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını...


  Absürt-saçma örneği ile Markaris’in bahsettiği üslup anlayışından yola çıkılan bir yolda durulabilecek en güzel durak olan bu Halid Ziya pasajı arasında pek bir benzerlik de yok aslında. Varsa da, temel zemindeki bir fikir yakınlaşmasından ibaret olabilir sadece. Halid Ziya’nın bahsettiği (söylettiği), derinlikli bir kavrayış ve anlayış, dilin kullanımıyla ilgili.

  “Bence kelimelerin mevzu manasından başka bir de nasıl tabir edeyim seda manası vardır. Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben mesela nâliş kelimesinin mahzun edasını, pervaz kelimesinin tayeran meylini, feryat kelimesinin yırtıcı ahengini pek iyi duyuyorum. İnsanda bu duyuş zevki olduktan sonra mesela: “bahr-i sükûn-perver” diyemez, bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki ra’nın tesadümünden hâsıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir set mana tavirinde kullanılsın. Mesela bahr-i huruşan, yahut bahr-i pür-huruş… Sanki bahir kelimesi de o sıfatla beraber şişiyor değil mi? Buna mukabil “derya-yı sakin” derim, çünkü derya kelimesi de sakin; onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın manasından ziyade izah ediyor.”

Mai ve Siyah – Halid Ziya Uşaklıgil

.

24 Nisan, 2009

Dostoyevski: Daha 1000 Yıl Okunacak


   Bir kitapçıya gidin ve romanların olduğu bölümün, üzerinde 'yabancı' etiketi bulunan raflarının önünde dikilin. Muhtemelen orta raflardan birinde Dostoyevski'nin romanlarının yanyana dizildiğini göreceksiniz. İlk gözünüze çarpacaklar: Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza, Budala, İnsancıklar... Biraz daha dikkatle incelerseniz Kumarbaz, Cinler, Beyaz Geceler, Delikanlı, Ölüler Evinden Anılar ve birkaç kitabı daha göreceksiniz.

   Şimdi elinize İnsancıklar'ı alın. Elinizde hangi yayınevinin kitabı olursa olsun muhtemelen arka kapağında şunlar yazıyor:

"... Belinski onu övgülere boğdu, şair Nekrasov "Yeni bir Gogol doğdu" diye haykırdı."

   Şimdi de yukarıda saydığım kitaplardan herhangi birini ya da bir başka Dostoyevski kitabını elinize alın ve eğer ön sözden önce yazarın hayatının özetlendiği bir bölüm varsa orayı okuyun. Yine yazının içinde bir yerde kuvvetle muhtemel şu cümleyle karşılacaksınız:

"... Belinski onu övgülere boğdu, şair Nekrasov "Yeni bir Gogol doğdu" diye haykırdı."

   Yalnız dikkat edin, Belinski övgüye boğar, Nekrasov ise haykırır. Bu insanlar yaşamları boyunca başka bir konuya ilgi duymamışlardır. Belinski ve Nekrasov'un tüm uğraşları Dostoyevski'yi övgüye boğmaktan ibarettir.

    Şaşırmadım. 'Dostoyevski: Daha 1000 yıl okunacak' dosyasıyla piyasaya sürülen iki aylık edebiyat dergisi Notos’un 15. sayısının (Nisan-Mayıs) Dostoyevski ile ilgili olan ilk yazısının giriş cümleleri de bu şekilde. Belinski'nin coşkulu övgülerinden söz ediliyor İnsancıklar'ın yayımlanmasından sonraki dönemde. Bu yazı René Wellek'e ait.

   Aslında Notos'un 'Dostoyevski dosyası' olarak tanımladığı bu çalışmayı bir Dostoyevski sayısı olarak ele almamız mümkün olsa da, detaylı bir Dostoyevski dosyası hazırlandığını söylemek pek olası gözükmüyor. Buradaki vurgu, detaylı kelimesinden çok 'dosya' kelimesindedir. Sayıyı hazırlayan ekip, editöryel bir anlayışla ana bir yazının etrafında başka yazılarla bu yazıyı beslemek yerine, Dostoyevski ile ilgili çeşitli zamanlarda yazılmış yazıların çevirilerini (ve birkaç orijinal Türkçe kritikle beraber) art arda koymak suretiyle bir sayı hazırlamış. Sırasıyla bu yazıların sahipleri: René Wellek, D.H. Lawrence, Demir Özlü, Irwing Howe, Sabri Gürses, Georg Lukács, A. Ömer Türkeş, Marcel Weinreich. Bunların yanında Nikolay Berdyaev, André Gide, Henri Troyat gibi önemli yazarlardan da, diğerlerine nispeten daha kısa pasajlarla alıntılar yapılmış. Son olarak Dostoyevski'nin Çam Ağacı ve Düğün isimli öyküsü Sabri Gürses çevirisiyleyer alıyor.

  İlk yazının giriş cümlelerinin Belinski'den alıntı olmasına şaşırmama rağmen, bunu seçimin René Wellek şeklinde yapılmasından doğan bir tesadüf olmasına yorabiliriz. Ancak Dostoyevski sayısının, bir sürü çevirinin arka arkaya dizilmesiyle oluşturulmasını yadırgadım  ve fakat bunun nedeniyle ilgili bir tespit yapamadım Belinski örneğinde olduğu gibi. Kısa zamanda oldukça fazla sayıda okuyucuya ulaşan bu derginin çok daha iyisini yapabileceğini düşünmüştüm bir arkadaşımın bu sayıdan beni haberdar etmesinden sonra.

   Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; yazarla ilgili doğru ve tatminkar tespitlerin yapıldığı, eserleriyle ilgili farklı bakış açılarından önemli yazıları bir arada bulunduran gayet doyurucu bir sayı olmuş Notos'un on beşinci sayısı. Kitaplığınızın bir köşesinde bu sayı için yer ayırmak doğru bir hareket olacaktır; hakkını yemek istemem bu açıdan bakınca. Eleştirimin dayanak noktası, Semih Gümüş'ün ön sözde dillendirdiği "Notos'un bu sayısı da 25 yıl okunabilir" cümlesidir. Derginin ihtiva ettiği yazılar yirmi beş yıl okunabilir. Hatta bunun mütevazi bir tahmin olduğunu söylemeliyim, beklenir ki Dostoyevski zihnen yaşadıkça -sonsuza kadar- bu yazılardan bazıları değerini koruyacaktır. Ancak bu konuda Notos'un katkısı nedir, hangi noktadadır, bu konuda şüphelerim var. Herhangi bir derginin bir sayısını Dostoyevski'ye adayıp böyle yazıları bize ulaştırması, en azından aralarında başka yerde bulabileceğiniz yazılar olsa bile bunları bir araya getirip basılı bir şekilde elinizde bulunma imkanını size sağlaması az bir şey midir? Kesinlikle hayır! Böyle bir sayı için Notos'a teşekkür ederim. Ancak bu çeviriler ve birkaç yeni yazı bu sayının yirmi beş yıl okunmasını iddia edecek (muhtemelen okunacaktır) ve bundan paye çıkartmayı sağlayacak kadar önemli midir? Belki de önemlidir.

   İçerikle ilgili birkaç kelam daha edecek olursam, daha önce de İngilizcesini okuduğum D.H. Lawrence ve Irwing Howe'nin yazılarını çok önemli buluyorum. "Dostoyevski'de her zaman olduğu gibi, şaşırtıcı bir keskin zeka itici bir sapkınlıkla iç içe geçmiştir. Ahlak temelinde şeytana gösterdiği düşmanca tutum yine ona beslediği gizli hayranlıkla karışmıştır. Hep sapkın. hep katışık, hep şeytani bir düşünür ve hep olağanüstü bir vizyoner olmuştur Dostoyevski" diyen Lawrence'nin Dostoyevski'nin sapkınlığını "insanları yönetmeyi üstlenen bu çok yaşlı bilge kişiyi Büyük Engizisyoncu yapması"nda anlamlandırması önemli bir nokta.

   Ayrıca Georg Lukács'ın yazısındaki Dostoyevski'nin karakterlerindeki -somut, gerçek- ümitsizlik ile batılı gösterişçi ve sahte umutsuzluk arasındaki farkın çok güzel izah edildiği bölüm haricinde; Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'in devamı olarak tasarladığı şeylerin içinde Alyoşa'nın "önce bir süreliğine ateist, daha sonra inançlı, ardından dindar ve bağnaz ve en sonunda yeniden ateist" olacağının belirtildiği bölüm ilk bakışta ilgimi çeken noktalardandı.

   Öteki olarak bilinen Dostoyevski romanıyla ilgili olan Sabri Gürses yazısı belki de en çok ilgimi çeken noktaydı dergideki. Gürses, bu romanının isminin Türkçeye neden "öteki" olarak çevrildiğine anlam verememesiyle ilgili olarak ele aldığı bu yazıda önerdiği "İkiz" karşılığıyla paralel olarak bu romanla ilgili kısa bir inceleme ele almış ve ilgili çekici bir yazı yazmış. Ayrıca yazının bir noktasında İkiz'i Quake, Doom, Half-Life gibi oyunlarla ilgili birkaç noktayla ilişkilendirmesi de gülümsetti beni.

   "Nekrasov'un cenaze töreni ve Dostoyevski'nin konuşması" (Korolenko) isimli yazının ise havada kaldığını düşünüyorum. Konmasa da olacak türden bir yazıymış bu sayıya.

   Benim de daha önce bir yazımda (Dostoyevski'nin Mektupları) değindiğim mektuplardan da bir iki örnek konmuş dergiye. Daha önce de bahsettiğim gibi son olarak da "Çam Ağacı ve Düğün" isimli bir Dostoyevski öyküsünü içeriyor bu sayı.


   Yakınlarınıza duyabileceğiniz bağlılığın en uç noktaları neyse, ben çok daha fazlasını hissettim Dostoyevski'ye karşı hep. Tam ergenlik çağında onunla tanıştım ve bütün hayatım değişti.
Bu kadar basit. Tamamen farklı bir yönelime sahip olmamı sağlayan bu adamla ilgili takıntılarımı burada ortaya dökmek istemiyorum ancak şunu söyleyebilirim: Babanıza manen ne kadar bağlı ve onu ne kadar çok seviyorsanız, benim de fikren öyle bir bağlılığım ve sevgim var Dostoyevski'ye karşı. Onunla ilgili elime geçen hemen her şeyi okudum diyebilirim defalarca. Onun için bir değil, bin yazabileceğim bu adamla ilgili yazıyı burada noktalamazsam kontrolden çıkacağımı farkedip kesiyorum.

   Ayrıca Notos'un Dostoyevski özel sayısının giriş paragrafında şu cümelelere yer vermesini ise komik buldum: "Belki aynı zamanda bir deha olan Dostoyevski...".

   Her açıdan komik, bir değil.


Bağlantılar:

- Notos Blog: 15. Sayı

- İlgili Yazılar: 1 2 3
.

07 Nisan, 2009

Yazmayı Bırakmak?


  Ntvmsnbc’nin haberine göre Gabriel García Márquez yazmayı bırakmış. Yazarın yayıncı temsilcisinin (menajerin afilisi) “García Márquez'in bundan sonra hiçbir şey yazacağını düşünmüyorum” dediği söyleniyor ve Márquez’in önceki açıklamaları da göz önünde bulundurunca “Márquez okurları kaygıya kapılmış”. Bunun üzerine Pınar Kür, Mario Levi, Buket Uzuner, Ahmet Ümit gibi “üstat”lara n’olacak bu Márquez’in hali diye sormuşlar.

  Kür, “Hatta bazen –bunu Márquez' için söylemiyorum ama- çok sevdiğim yazarların eski kitapları yanında yeni kitaplarını beğenmiyorum. Belli bir zirveye vardıktan sonra daha az değerli esereler yazabiliyorlar. Bence belli bir yerde bırakmayı bilmek de bir erdemdir.” demiş.

  Uzuner, “Benzer yaşlarda Nobelli iki yazardan söz ediyoruz. Bunun yazarın tükenmesiyle ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Hele Márquez için... Bu geçici bir istek de olabilir, bıkmış da olabilir.” demiş.

  Levi, “Tabii ki Márquez'in yeni yazabileceği kitapları her zaman için heyecanla okumak isterim de, o kadar çok yazdı ki Marquez, bundan sonra artık yazmasa da olur.” demiş.

  Ahmet Ümit, “Kafka” demiş. (?)

  Bir araya getirirsek: “Nobel almış bir yazar var, üstat olarak algılanıyor ve zirvede. Artık yazsa n’olur yazmasa n’olur. İstese yine kusursuz şeyler yazar ancak artık arşa yükseldiği için bırakabilir yazmayı, canı sağolsun. Kafka.”

  Yukarıdaki haberi okuyunca Notos Öykü’nün bir sayısında yazmayı bırakanlarla ilgili bir dosyanın hazırlandığını hatırladım ve (Ret yazarları, Yazmayı niçin bıraktılar?) Notos’un o sayısını Google’de aradığımda Doğan Hızlan’ın bir yazısı karşıma çıktı. Tolstoy, Rimbaud, Oscar Wilde gibi örnekleri alıp yazısına koymuş Hızlan.

  Tabii ki böyle çok örnek var. Eğer yazmak deyince, yazdıklarını bir kitap haline getirip yayımlatmak geliyorsa akla; başka tonla yazar da var çeşitli nedenlerle yazmayı bırakan. Eğer yazar deyince yazdıkları basılan ve bundan para kazanan, bunu meslek edinen kişiler geliyorsa akla; birçok yazar var sıkılıp bırakan. Ancak Marquéz’in menajeri tarafından yapılan açıklamaları da düşününce, Harry Potter serisinin yazarının “hikayeyi burada kesiyorum, bir daha yazmayacağım” demesinden ne farkı var bu yapılanın?

  Eğer bir yazar “bıraktım” dedikten sonra da küçücük bir kağıt parçasına bir şeyler karalamak dahi içinden gelmiyorsa o zaman gerçekten bırakmış demektir. Ya da yazdıklarını başkalarına da sunma kısmında cimri davranıp yazdıklarını sadece kendine de saklayabilir. Ancak bunun yazarın menajeri tarafından, bir pop-müzik yıldızının sahnelere veda etmesi gibi açıklanması, samimiyeti ortadan kaldırıyor kuşkusuz. Bir de durum sadece kitaplarının basılmayacak olmasından ibaretse artık ve böyle yaygara koparılarak her yerde haberi yapılıyorsa, gözümde Adnan Şenses’in sahnelere vedasından hiçbir farkı yok bunun. Her an bir dönüş olabilir ve yeni bir kitapla karşılaşabiliriz. Ve hatta şu anda hazırlanıyor bile olabilir. İyi tarafından bakarsak, artık çok sevdiği Shakira’yı rahat rahat soyup onu övebileceği, ona özel senaryolar yazabileceği bol bol vakti olur belki de yazarın. Bu da bardağın dolu kısmı.

   Bir tarafta, Büyük Bir Günahkarın Yaşamı’nı bitirmeye çalışırken ölen Dostoyevski varken bu tip sahnelere vedalar komik duruyor gerçekten. Şimdi bu yazıyı bitirilebilecek en güzel şekilde bitireceğimi düşünüyorum bu alıntıyla:

  "Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım, oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Sait Faik Abasıyanık

  Bağlantılar:

- Haber

- Doğan Hızlan: Yazmak Bırakılır mı?
.

02 Şubat, 2009

Fıkra


   Temel bir gün doktora gider ve doktora ağrılarının olduğunu söyler. Doktor neresinin ağrıdığını sorunca, parmağıyla sırtına dokunur ve “sırtım ağrıyor” der. “Başka bir yerin ağrıyor” mu deyince, Temel “buram da ağrıyor, şuram da ağrıyor” diyerek vücudunun her yerine parmağıyla dokunur. Doktor bir-iki dakika muayene ettikten sonra “senin parmağın kırık” der.

   Her an başınıza gelebilecek bir şeydir başkaları tarafından anlatılan fıkralara maruz kalıp kendinizi gülmek zorunda hissetmeniz. Fıkra anlatmak kolay bir şey değildir. Fıkra anlatan kişinin anlattıktan sonra “ehi, ehi” diye sesler çıkarıp, sizin de anlatanın suratına birkaç saniyelik sessizlikte bakakaldığınız durumlar olmuştur mutlaka.

   Fıkra konu olunca, nükte önemli bir terimdir. İnce anlamlı ifadesi kullanılır sözlükte nükte kelimesi için. İnce anlam, sadece anlatılanın içeriğinden değil, anlatıldığı an ve bağlanılmak istenen konuyla da yakından ilgilidir. Fıkra anlatmak istediklerinizi etkili kılmak için bir araçtır, şaklabanlık yapmak için değil. Şimdi yukarıda yazdığım fıkrayı, Abbas Kiyarüstemi’nin filmi Kirazın Tadı’ndan kestiğim kısa bir sahneyle tekrar dinleyelim.



  Bu sefer bir şeyler ifade ediyor değil mi?
.

23 Ocak, 2009

İkinci Yeni


“Bir şiirin ‘doğrudan’ halka hitap etmemesi, ‘doğrudan’ halkı gıdıklamaması, kullandığı kendine özgü yöntemler yüzünden kolay kolay anlaşılamaması, kendini kolay kolay vermemesi, işe toplumsal açıdan bakanların bile ‘faydasız şiir’ yargısına varabilmesi için bir ölçü olamaz. Şiir elbette toplumun birtakım verileriyle kurulur. Ama toplumun dahi insancıl bir yönü olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bu şiirin ‘sosyalizma’dan bir ‘metresi’ olmasa bile, toplumumuza toplum sorunları yönünden de yararlı olabileceğine inanıyorum"

Ece Ayhan


Mut(suz)

Kim istemez mutlu olmayı
Ama mutsuzluğa da var mısın?

Cemal Süreya

Çıt

Çıt
der
ölüm

çıt

avluya düşen gölge
             İlhan Berk

Şiir ve Kadavra

1. Perşömen kağıtlar okunduğunda, kıvrıktırlar; şiirin ve
2. kadavranın içi açılmamıştır, insan insanın hiç.

Ece Ayhan
Bağlantılar:

- İkinci Yeni
- İlgili Yazılar 1


.

21 Ocak, 2009

Birinci Yeni


   Garip

BAŞ AĞRISI
(II)

Şimdi evime girsem bile
Biraz sonra çıkabilirim
Mademki bu esvaplarla ayakkaplar benim
Ve mademki sokaklar kimsenin değil.

                                      Orhan Veli

BARDAK

İsterim tutsak bardağımın gizini, Parçalanmaz gölgesini evrenin,
Yeni doğmuş hoyrat söğüdün erincini.
Gömülmüş sözüm ben dirilmiş.

                              Melih Cevdet

YALANCI DOLMA

Şu zeytinyağlı dolma
Yemek değil rezalet
Rezalet rezalet.
Hürriyet müsavat adalet

                  Oktay Rıfat



  
İşin içinde siyasi hesapların bulunduğu, sosyalizme karşı ısmarlama bir akım olduğu söylense de, Garip önemlidir. Orhan Veli ile başlamış, onunla bitmiştir. Kurallara, ölçülere ve kalıplara bir itirazdır.

   Şu anda monitörden başınızı çevirin ve bulunduğunuz odadaki herhangi bir eşyaya bakın.  İşte onunla ilgili şiir yazabilme özgürlüğüdür Garip. Biraz da Nazım’a tepkidir…

   Bağlantılar:

- Garip Akımı

.

19 Ocak, 2009

Bir Şey


   Evimin altındaki büfeden –her hafta istediğim dergileri getirdiği için- “bu sefer X ver, Y 'yi bir dahakine alırım” diyerek alışveriş yaparım. Bu hafta gittiğimde kasada başka biri olduğu için, teker teker sormak zorunda kaldım “Evrensel Kültür var mı? Türk Edebiyatı var mı?” vs. diye. Başlarda hepsine “Yok ağabey o, o da yok, o hiç yok” diyerek cevap verirken kasadaki, sanırım sıkıldı ve “abi vallahi şu rafta ne varsa var, ben de bilmiyom!” diyerek tokat gibi çarptı suratıma içindekileri. Ben de ne var ne yok diye kurcalamaya başladım dergileri. Hiçbir istediğimi bulamayınca da, daha önce hakkında atıp tuttuğum Sözcükler dergisini almak zorunda kaldım.

   Yine Nazım Hikmet ile ilgili bilinmeyen belgeleri yayımladıklarını yazıyordu derginin ilk sayfasında. Bana mı denk geldi yoksa ellerinde bir sürü şey var onunla ilgili ve farklı zamanlarda, ilgi çekmek için bunları mı basıyorlar bilmiyorum (önceki yayımladıkları da Piraye’nin arşivindendi çünkü). Bunlardan birincisi Cahit Sıtkı Tarancı’nın Nazım’a yolladığı şiir ve Nazım’ın ona cevabı. İkincisi ise Nazım Hikmet’in üç vasiyeti ve Aziz Nesin’in bunların hangisinde geçerli olacağındaki etkisi.

   Ben burada Cahit Sıtkı’nın Nazım Hikmet’e adadığı ve –Nazım Bursa Cezaevindeyken- bir dost vasıtasıyla ilettiği şiirini ve Nazım Hikmet’in ona (biraz da kullandığı tabirlere sinirlenerek) cevaben yazdığı Yatar Bursa Kalesinde adlı şiirin bağlantısını paylaşmak istiyorum. Sözcükler’e de teşekkür ederim, taksit taksit de olsa bunları bize ulaştırdığı için.

Bir Şey

Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
lazım insana lazım onsuz yaşanmıyor
ana gibi dost gibi yavuklu gibi
kalb titremeden göz yaşarmadan anılmıyor

Bir şey ki gözümüzde memleket kadar aziz
aşkettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
adını çocuklarımıza bellettiğimiz
bir şey ki artık hasretine dayanılmıyor

                  II

Bir şey daha var yürekler acısı
utandırır insanı düşündürür
öylesine başka bir kalp ağrısı
alır beni ta Bursaya götürür

Yeşil Bursada konuk bir garip kuş
otur denmiş oracıkda oturmuş
ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
ne güzel şey dünyada hür olmak hür

Benerci,Jokond,Varanüç   Bedrettin
Hey kahbe felek e oyunlar ettin
en yavuz evladı bu memleketin
Nazım ağbey hapislerde çürür.

                          Cahit Sıtkı Tarancı

Not: Daktiloda yazıldığı haliyle geçirdim şiiri buraya.


   Bağlantılar:

- Yatar Bursa Kalesinde

- Sözcükler

.

15 Ocak, 2009

Pasaj

   
   Her şeyi değiştiren kitaptan bir alıntı... İki bin bir yılında böylece kaydetmişim  defterlerimden birine.

   “Kendi evimde kitap okuyarak zaman geçiriyordum. Böylelikle içimde yükselen duyguları bastırmaya çalışıyordum. Sadece okuyor ve yararlanıyorduk. Kitaplardan zevkler coşkular acılar alıyordum. Bazen bıkıyordum. Doğal olarak hareket etme gereksinimi duyuyordum. Bir şeyler yapmak isteğiyle, gözlerden uzak, karanlık, çirkin, koyu bir (hatta hovardalık bile denilemeyecek) hovardalık özentisine kapılıp gidiyordum.

---

   Çevremde saygı duyulabilecek, beni kendisine çekebilecek bir uğraş bulamıyordum. Okumaktan başka yapacak iş bilmediğim gibi, gidecek bir yerim de yoktu.

---

   Hovardalıklarımı geceleri, tek başıma, gizliden gizliye korkarak utanarak gerçekleştiriyordum. İçimde eksik olmayan peşimi hiç bırakmaya utanç duygusu, en kötü anlarda lanetlemeye dönüşüyor ve beni eziyordu. O zaman bile ruhumda bir yeraltı vardı.”

                                                                                           Yeraltından Notlar – 2001

.

02 Ocak, 2009

Haiku


   “Haiku, toplam on yedi hece ve üç dizeden oluşan, Japon edebiyatına ait bir şiir türüdür. Mısralar sırayla beş-yedi-beş adet (toplam on yedi) heceden oluşur.”

   Tarafımdan yapılan bu sıradışı! haiku tanımını bir kenara bırakıp, daha önce yazdığı şeylerin aslında haiku örnekleri olduğunu sonradan anlayan Oruç Aruoba’nın tanımına göz atarsak:

   “Belki, çekici olan, sınırlandırılmışlıktı: "Pekâlâ, söyle bakalım ne söyleyeceksen; ama yalnızca onyedi
nefesin var - ona göre!.." gibi bir kısıt, sanki rahatlatıcıydı bile: Yalnızca "söyle, hızla; ve geç..." gibi
bir anlamda da değil -imbiklemek gibi birşey: "Özü bul -çok söyleme: tam yeterince..." gibi...”

   "Anlık bir anlam; gözüküp geçiveren bir görünüm - göze çarpıveren bir kavrama - daracık kavrama aralığından görülüveren kocaman dünya... Geçiciliğin kalıcılığı - kalıcı bir geçicilik..”

  
Aruoba’yı da bir kenara bırakıp Haiku’nun üstadı sayılan Matsuo Bashō’dan birkaç örnek vermek yerinde olacaktır yazının sonlarına doğru:

   *  Bu atalet nedir?
       Bugün beni zor uyandırdılar…
       İlkbahar yağmuru kulaklarda çınlıyor.

   *  Yağışını
       birlikte seyrettiğimiz kar
       bu yıl yine yağdı mı?

   *  Çatıları örtmek için kamışlar kesildi
       Unutulmuş otların üstüne
       Sessizce düşen karlar.

   Sonuç:

   “Bu dizeleri bu denli güzel kılan, sonsuzluğa karışmadan önce yakalanabilen anın tekrarlanamazlığıdır.”
                                                                                  
Andrey Tarkovski


   Bağlantılar:

Matsuo Bashō

.

14 Aralık, 2008

Nazım Hikmet’ten David Oistrakh’a


   David Oistrakh, yaşamış en büyük keman virtüözlerinden biri, bence birincisidir. Nazım Hikmet’in, karısı Münevver Andaç’tan bahsettiği ve David Oistrakh’a ithafen yazdığı aşağıdaki şiirde, “Siz, kıskandığım biricik insansınız, üstat” diye bahsettiği bu büyük kemancı, gerçekten de kıskanılacak derecede kusursuz yeteneğe ve ruha sahip bir adamdır.

   Alt kısımdaki video ise, 18 Mart 1970 yılında Sviatoslav Richter ve David Oistrakh’ın Brahms’ın 3 numaralı D. minör sonatının (op. 108) ilk bölümünü icra ettikleri ve New York’ta gerçekleşen bir konserin kaydını içeriyor.

David Oystrah’a Mektubumdur

İstanbul'a gitmişiniz.
Konserinizdeymiş.
Çok bahtsız bir kadını bahtiyar etmişiniz.
Yağmura uzanan iki yeşil yaprak gibi gözleri bakmış parmaklarınıza.

Mektubunda: 'Unuttum herşeyi’, diyor.
Kahırlarından başka unutacak şeyi yok.
'Ağladım, 'diyor, 'ferahladım.'
'Dünya,' diyor, 'güzel, içim rahat.'

Siz, kıskandığım biricik insansınız, üstat.
                                                       Nazım Hikmet Ran
                                                       1 Temmuz 1957 – Balçik

.

26 Eylül, 2008

L’ art


Taze sıçanotu lekelemiş yumurta beyazı kumaşı,
Ezilmiş çilekler! Buyur, gözlerimize ziyafet çekelim.

.
                                         Ezra Pound
                                         Çeviri: Tuğrul Asi Balkar

   Bağlantılar:

- L’art

.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Web Analytics