Serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül, 2013

Ben de Öyle


 

Filo bile sonunda limana döner,
tren soluk soluğa koşar gara doğru,
Bense ondan daha hızlı koşmaktayım sana
-çünkü seviyorum-
budur beni çeken, sürükleyip götüren.
Cimri şövalyesi Puşkin'in,
iner bodrumunu karıştırıp seyretmeye.
Ben de, sevgilim
döner dolaşır gelirim sana.
Taparım,
benim için çarpan o yüreğe.
Sevinçlisinizdir evinize dönerken.
Atarsınız tıraş olurken, yıkanırken,
kirini pasını vücudunuzun.
Ben de aynı
sevinçle dönerim sana-
evime dönmüyor muyum
sana doğru
koşarken?
Yeryüzü insanları toprak ananın koynuna dönerler sonunda.
Hepimiz döneriz en son yuvaya.
Ben de öyle,
bir şey var
beni sana çeken
daha ayrılır ayrılmaz,
birbirimizden uzaklaşır uzaklaşmaz.

                                                   Vladimir Mayakovski

.

10 Nisan, 2013

Bei Ebbe

 

    Merhaba, ben Haydar.

    Umarım yeniden görüşürüz.

    Hoşça kalın.

 

 

 

 

 

.

29 Mart, 2013

Nina’yı Bu Hale Getiren Faik Bey’dir


  İlgili Gönderiler:

- Haşim’in Tespiti ve Nina’nın Son Yanıtı (#4)



  Nina’yı tanıyor musunuz, bilmiyorum.

  Erkeği hayal kurdukça işten güçten bahseden, teklif edilen onca güzelliği endişeli ve aptalca bir surat ifadesiyle reddetip erkeğinin tüm neşesini kaçıran Nina’dan bahsediyorum. Kastettiğim Nina’yı tanımıyorsanız dahi, Nina’nın bir benzeriyle tanıştığınıza bahse girerim. Siz de benim gibi Nina’nın neden bu denli sevimsiz bir canlıya dönüştüğünü düşünüyorsanız, bir soruyu not düşmeden bu konuyu kapatmamak gerektiği bahsinde bana hak vereceksiniz.

  Nina neden bu hale geldi?

  Öncelikle, Nina’nın bahsettiğimiz ruh karmaşalarını yaşamasının nedeninin genetik olmadığını kabul etmeliyiz. Her genç kız gibi Nina’nın da uçsuz bucaksız hayallerle dolu bir dönemi geride bıraktığı varsayımı ile sorgulamaya başlarsak, bu güzel kadının üç beş yıl içinde tüm enerjisini yitirmesinin, harikulade teklifleri umutsuz bir ruh halinin dışa vurumuyla reddetmesinin nedeninin genetiğe bağlanamayacağı sonucuna varabiliriz.

  O vakit, hayalperest Nina’yı yıllar içinde bu donuk kadına dönüştüren nedir, kimdir?

  İtiraf edeyim, ben bu sorunun cevabını uzun yıllar önce öğrenmiştim, bu cevabın sizinle de paylaşılmasının uygun olacağını düşünüyorum. Nina’nın yıllarca kendisiyle ilgilenmesini, onu sevmesini ve her türlü nazına da katlanmasını isteyen ve yıllar sonra bir gün Nina –haliyle- yorulduğunu hissettiğinde bir anda bambaşka bir kadına dönüşmesini kabullenemeyen ve fakat genç Nina’yı olgun Nina’ya dönüştürenin de kendisi olduğunu anlayamayan, en sonunda Nina’ya “Peki, işim n’olacak” sorusunu sorduran, dolayısıyla Nina’yı bu hale getiren kişi Faik Bey’dir.

 

“Faik Bey, sevilmek için sevenlerdendi. İsterdi ki, kadın ona, gözleri ve dudakları ateş içinde, dizlerinin üstünde sürüne sürüne gelsin. Ufacık bir gurur, ufacık bir mukavemet onun bütün gayretini kırardı. Seniha ile işte böyle oldu. Vakıa bu genç kızda hiç mukavemet niyeti yoktu. Fakat, vücudunda genç kızlığın bütün vahşeti ve toyluğu vardı. Mütemadiyen kaçmak, kovalanmak istiyordu. Faik Bey ise bu mütemadi kovalamaya hiç gelemezdi.

Faik Beyle yan yana yürüdükleri yolun her merhalesinde: Daha ileriye, daha ileriye! diye haykırmak istiyordu. Lakin, Faik Bey, daha ileriye gitmenin lüzumuna kani değildi. Bahusus, Seniha ile münasebetlerinin şairane tarafını hiç sevmiyordu; genç kızın coşkunluklarını vahşi ve zarafete aykırı buluyordu. Bazı kimselere hayattaki manevra, gülünç ve kaba görünür; taşkın hareketler, ağlamalar, haykırmalar, bir ideale doğru soluk soluğa koşmalar bu kimseler için ya cinnet, ya avanaklıktır. Faik Bey de bunlardan biriydi. Bu genç adam, kendi hayatının ne kadardüzme, kendi ruhunun ne kadar iğreti olduğunu hiç düşünmeyerek Seniha'yı fena halde suni buluyordu.”

 

  Bağlantılar:

- Kiralık Konak

.

29 Ocak, 2013

Haşim’in Tespiti ve Nina’nın Son Yanıtı (#4)

  (İlk Yanıt)(İkinci Yanıt)(Üçüncü Yanıt)


  A Propos of the Wet Snow, çeşitli sanat eserlerinin, hoş videoların ve resimlerin paylaşıldığı bir sayfa değildir. Burada okuduğunuz bir pasaj, bir şiir, size o eserin ne güzel olduğunu vurgulamak için gönderilmiş değildir. Bilgisayar yahut mobil bir cihazın ekranı, şiir okumak için uygun bir araç mıdır, bu farklı bir tartışmaya konu edilebilir. Fakat müzik, şiir vb. sanatsal aktiviteler için ihtiyaç duyulan yoğunlaşmayı engelleyecek herhangi bir platform’da o aktivitelerin hiçbir anlam ifade etmeyeceği, üzerine tartışılma gereği hissedilmeyecek bir gerçektir. Bu yüzden monitörünüzün şiir okumak için doğru bir araç olup olmadığıyla ilgili yorum yapmam doğru olmayacaksa da (bu bir tercihtir), A Propos of the Wet Snow’un bu hissiyat yoğunlaşmasını engelleyecek bir platform olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

  Peki bu sayfa şiir okumak, film izlemek, edebi bir yazıyı incelemek için uygunsuz bir mekansa neden bazı gönderilerde şiirler kullanılmaktadır yahut neden kısa filmler paylaşılmaktadır? Bunun nedeni, altı yıl önce oluşturulan bu sayfanın amacıyla örtüşen bir amaçtır:

   “Bir tek kişinin hayatını değiştirmek.”

  İnsanların hayatlarının bir şiirle, bir cümleyle, okudukları bir yazı, dinledikleri bir müzik, göz gezdirdikleri bir resimle değişebileceğine inanıyorum. Bunlardan yalnız bir tanesiyle her şeyin değişeceği kanaatinde değilim. Fakat her şeyin, birkaç anekdotla başladığına inanıyorum, kendim için de böyle gerçekleştiğini düşünüyorum.

  Üç yıl önce başka bir gönderide (bir tartışmanın parçası olarak) amacımı şu cümlelerle ifade etmiştim:

  “Ezra Pound’la tanışmam (hayatımı değiştiren önemli şeylerden biridir bu) nasıl tesadüfen ve beklenmedik şekilde, hiç tanımadığım bir adamın yardımıyla, ufacık bir kıvılcım ile olduysa, aynısını yapmak istiyorum sadece.

  Belki birileri daha önce fark etmedikleri bir şeyle karşılaşırlar ve bu onları etkiler diye düşünüyorum. Birkaç kez de buna aracı olduğumu hissediyorum. Bilmiyorum ama inanıyorum. Geribildirim istemiyorum, inanmak istiyorum. Acaba şu anda bir başka yerde (o yerin de ismini vererek) ne oldu diye düşünürüz ya bazen. Ben de kendimi kandırıyorum, birilerinin yeni şeylerle tanışmasında katkım oldu diyorum. Belki de onların hayatını değiştirecek bir şeylerle.”


   Tüm bunlarla bağlantılı olarak örnek vereceğim Nina’nın Yanıtları, Arthur Rimbaud’nun bir şiiridir. Bu şiiri dörde bölerek yayımlamaya başladım ve ilk üç bölümünü daha önce gönderdim. Alt kısımda da bu şiirin son bölümünü okuyacaksınız. Daha önce bu sayfada bu şiire belki rast geldiniz belki de gelmediniz. Ancak bahsettiğim gibi amacım ne size böyle güzel bir şiirin olduğunu vurgulamaktı, ne de edebi bir eseri övmekti. Amacım her zaman olduğu gibi bir kişiyi, durumu hatırlatmak, vurgulamak ve fark ettirmek için sanat eserini kullanmaktan ibaretti.

  Amacım sadece Nina’ydı. Ahmet Haşim’in de bahis konusu ettiği bir varlığı, var olduğunu bildiğiniz, sizin de tanıdığınız, hayatınızın her aşamasında karşılaştığınız ve ömrünü bir hırs, heves ve hiç uğruna heba eden o kadından söz etmekti. Fakat söz ederken de sadece Nina’nın cevabını kullanarak, üzerine başka hiçbir şey eklemeden bunu yapma yoluna gittim. O yüzden bu şiir, sadece edebi bir eserin paylaşımı olarak görülmüş olabilir şu ana kadar. Şiirin bu son bölümünde ise amacımın bu olmadığını, bu sefer şiir üzerine bir şeyler söyleyerek ve fakat Haşim’in sözleriyle ifade ederek vurgulayacağım.


 

  Nina’nın Yanıtları (#4)

  Erkek:

-Gözlüğünü, uzun burnunu sokmuş
    İncil’e büyükanne;
Pipoların kıvrım kıvrım yükselen
    Dumanları içinde

Kurşun kaplama ve köpükler taşan
    Bira bardağı;
Hapur hupur, anında jambonları
    Yalayıp yutan

Gövdeye indiren dumanlı, korkunç
    Koca dudaklar;
Yatakları, yüklüğü aydınlatan
    Ocaktaki harlı ateş.

Kalçaları dolgun, yağlı ve parlak
    Tombul bir oğlan çocuğu
Çömelmiş sokuyor taslara ak
    Çenesini, burnunu

Ve bir sığır burnu homurdanarak
    Tatlı tatlı
Yalıyor küçük tombulun yuvarlak
    Yüzünü, yanaklarını…

(İskemlesinin yanında kara, haşin
    Korkunç bir gölge:
Közlerin önünde ip eğiren
    Yaşlı bir kadın;)

Yansırken kül rengi pencerelerde
    Sarı alevler
Sevgilim, o yoksul, küçük evlerde
    Neler göreceğiz neler!..

Kara, körpe leylakların içinde
    Yuvalanmış, küçücük
Bize gülümseyip duran minicik
    Gizli pencere…

Söyle tatlım, de bana, gideceğiz
    Değil mi? Ne hoş olacak
El ele, göğüs göğüse, ikimiz…


  Kız:

- Peki, işim n’olacak?

                               Arthur Rimbaud
                     Türkçesi: Erdoğan Alkan 
           Orijinali:
Les Réparties de Nina

  PASAJ

  Binlerce asırlık erkek medeniyetini anlamak ve benimsemek için işe pek geç koyulan kadın, şimdi müthiş bir gayrete mahkûmdur. Er geç, zihin yorgunluğu, dünya yüzünü saçı vaktinden evvel dökülmüş cascavlak düşünür kadın başlarıyla da dolduracaktır.

  İşte o gün korkunç intiharın, dünyü yüzünden tamamen kalkacağı gündür.

Ahmet Haşim - Bize Göre

.

07 Aralık, 2012

David Warren Brubeck


  Dave Brubeck evvelki gün kalp yetmezliği yüzünden doksan iki yaşında öldü. Şubat ayında, Brubeck ile ilgili bir yazı yazmıştım, aynı yazıyı yeniden paylaşmamın uygun olacağını düşündüm.

 

 

 


  Doğaçlama, Brubeck ve Kemancı (Neden Mutlu Değilsiniz?)

  Bobby Mcferrin ve Richard Bona’nın doğaçlama kaydından daha çok ilgimi çeken bir doğaçlama kaydı olup olmadığını düşünsem, bir anda verebileceğim tek cevap Dave Brubeck ile ilgili olacaktır.

  Yazının altındaki video kaydı oldukça eski ve ünlüdür. Moskova Konservatuvar’ındaki performansının sonunda bir Rus melodisi üzerine doğaçlama yapıp yapamayacağı sorulan Dave Brubeck, Ei Ukhnem (The Song of the Volga Boatmen) üzerine bir doğaçlama yapmaya başlamış ve bir süre sonra genç bir adam ona katılmıştır.

  Videoyu izleyince mutlu olacaksınız, buna eminim. Bunun birinci nedeni, caz piyanisti Dave Brubeck’in güzel bir adam olmasıdır. Bazı güzel insanların gülüşleri güzeldir. Bu yüzden çokça düşünmeden, “videoyu izleyince mutlu olacak olmamın ilk sebebi Dave Brubeck’in güzel bir insan olmasıdır” diyebilirsiniz. İkinci neden, harika bir müzik dinleyecek olmanızdır. Üçüncü neden, doğaçlama yapılan bu müziğin doğaçlama katılımcılarla devam ettirilmesidir. Dördüncü ve son neden ise videoda göreceğiniz herkesin mutlu olmasıdır.

  İzleyiciler, sanatçılar, görevliler; hemen hepsi parlak, temiz ve mutludur. Fakat bu videoyu izleyen sizlerin öyle olmadığınızı düşünüyorum, sanıyorum. Sizin, çocuklarınızın, sevgililerinizin, dostlarınızın, annenizin ve babanızın videodaki insanlar kadar temiz, güzel ve mutlu görünmemesinin iki sebebi varsa, bunlardan biri sizin elinizde olmayabilir. Bu ilk sebebi; “o dönem başka bir dönemdir” tespitiyle geçiştirebilirsiniz. “Eskiden insanlar daha mutluymuş” cümlesiyle ifade edebileceğiniz bir açıklama makul görünecektir bu ilk sebep için. Fakat ikinci sebebin sizin elinizde olduğu çok açıktır ve artık maalesef değiştirme imkanınız yoktur. Siz ve aileniz, daha sonraları ‘hayat mücadelesi’ diyerek işin içinden çıkabileceğiniz bir hayatı yaşamışsınızdır, yaşıyorsunuzdur. Bu düşünceye göre, hayatta sevmekten ve sevişmekten, güzel bir içki içmekten ve mutlu bir anı yaşamak için yapılacak fedakarlıklardan, kaybettiğiniz bir insanın mezarında onunla olan anılarınızı hatırlamak için kendinizi zorlamanızdan daha önemli şeyler vardır. Birlik olunca kendinizi güçlü hissetmeniz bir sorun değildir. Sorun, yalnız kalınca kendinizi zayıf hissetmenizdir. Siz, ailenizin bir ferdi, camianızın bir üyesi, iş kolunuzun bir uzantısı ve arkadaş grubunuzun bir üyesisinizdir. Ancak yalnız kaldığınızda –kendinize itiraf etmeseniz de- bir korkaksınızdır. Hayır; okumamış, bir şeyler üzerine düşünmemiş, iyi bir film izlemeyip iyi müzik dinlememiş olmanız mutlu olmanıza ve güzel gülmenize engel değildir. Ancak buna ‘zevkler ve renkler tartışılmaz’ şeklinde bir bahane bulmanız ve kendinizi değiştirmeniz gerektiğine inanmanıza rağmen ölene kadar bunu umursamamış olmanız, güzel gülmenize, mutlu olmanıza ve gözükmenize engeldir.

  ‘Hayat mücadelenize’ devam edin ve üzülmeyin; belki öldükten sonra sizi mutlu edecek bir şeylerle karşılaşırsınız.

 

  Bağlantılar:

- Dave Brubeck

- İlgili Yazılar: 1 - 2

.

26 Ağustos, 2012

Tek Bir Ödün


  İlgili Gönderiler:

- Sanatçıya İnanmak



    Bir sanat eserini beğenebilmek, insan denilen varlık için ardında çokça çabanın gerekli olmadığı bir yetidir. İnsanın her şeysiz yapabileceği fakat güzelsiz yapamayacağı, zindana bile düşse duvarlara bir şeyler kazıyarak kendini tatmin edeceği örneğini de kullanarak durumu daha iyi ifade edebileceğimi düşünüyorum. Sanat eserine ulaşan kişi sadece duyularını kullanarak eserden haz alabilir. Bu kişinin sanat eseri karşısındaki konumuna yapacağı tek katkı, -başka sanat dallarını ve günlük hayatındaki birikimini aracı olarak kullanıp- kavrayışını geliştirerek eserden alacağı hazzı artırmak olabilir. Bu yüzden simgelerle, göndermelerle dolu bir sanat eseri, göstermek, duyurmak, hissettirmek istediklerini sade bir dille anlatan ve derinliği de burada olan bir başka sanat eseri karşısında nitelik üstünlüğüne sahip değildir. Aksine bu değersiz simgeler, izleyiciyi yahut dinleyiciyi gereksizce oyalayarak eseri önemsizleştirecektir.

  Sanat eserini beğenmek oldukça kolayken, konu sanatçıyı ciddiye almak meselesine geldiğinde işler oldukça zorlaşır. Daha önce de değindiğim sanatçıya inanmak bahsi, bir eserin kişinin kendisi için sanatsal bir değer taşıyıp taşımadığı konusunda kilit bir noktadır. Sanatçıya inanmanın kritik eşiklerinden biri de, sanatçının o an takip edeceğiniz eserinin dışındaki eserlerinin kıymetidir. Tam da bu eşikte, bir sanatçının sanatını bir kez bayağılaştırmasının ihanet sayılıp sayılmayacağına, daha ulvi yaratımlar için bir kez taviz vermesinin sanatçıya inanmaktan vazgeçmemize yetip yetmeyeceğine, fikrine başvurabileceğim ve sizin de başvurmanızı önereceğim  az sayıda kişiden biri olan Andrey Tarkovski'nin ifadeleriyle karar vermekten yana olduğumu söylemeliyim:

"Zanaatkarlık sorunları eninde sonunda talidir. Bunlar, öğrenilebilir. Tek öğrenilemeyen şey, bağımsız olarak, saygın bir biçimde düşünebilmektir. Tıpkı kişilik sahibi olmanın da öğrenilemeyeceği gibi…

İlkelerine bir ihanet eden bir insan bir daha hayata karşı lekesiz bir tavır alamaz. Bir sinema yönetmeni, çektiği filmi öylesine yaptığını, bununla aslında ileride yapmayı düşündüğü film için güç toplayacağını söylüyorsa bu, büyük bir aldatmacadır, hatta daha da kötüsü kendini kandırmadır. Zira bu durumda bu yönetmen, kendi filmini asla çevirmeyecektir."

.

01 Mayıs, 2012

Instant Date

 

 

  New York, Central Park’ta rastgele seçilen bir çift için birer kadeh elma şarabı, hafif bir yemek, Carnegie Hall fonu önünde Carnegie Hall müzisyenlerinin vereceği özel konser için iki kişilik bilet ve (videoda anlaşılmasa da) çiftin tüm bunların keyfini çıkarabilmesi için aktiviteler arasında geçirilen uzun aralıklar.


   Bağlantılar:

- Fotoğraflar ve Öykü; Improve Anywhere: Instant Date

13 Nisan, 2012

Arka Pencere


  - Kadınlar artık mızmızlanmıyorlar, tartışıyorlar…

 

  Kayda değer sanat eserlerinin üzerine laf ebeliği yapılmasından ve bu eserlerin birer deneysel çalışma gibi bölünüp parçalanmasından hoşlanmadığımı ifade etmeliyim. Övgü, yergi, eğlence ya da tespit amacıyla eserin bir bölümünün yeniden işlenmesinden, değiştirilmesinden, teknolojik işlemlerden geçirilmesinden yahut eseri –günün şartlarına göre- yeniden yorumlayarak ortaya bir başka eser çıkarılmasından uzak durulması gerektiği kanaatindeyim.

  Böyle düşünmemin önemli bir nedeni, izleyici, dinleyici ve okuyucuya deneysel bir ürün sunmanın sanata ve güzelliğe ters düştüğünü düşünmemdir. Fakat detaylandırmayacağım bu konu, manipülasyondan hoşlanmama nedenlerimin yeganesi değildir. Genellikle bu tip uğraşların -sanata ulaşma anlamında- başarısız ve ruhsuz olmaları, izleyici, dinleyici ve okuyucu olarak beni, çalışmanın henüz ilk aşamasında ortaya konacak üründen soğutmaktadır.

  Arka Pencere başlıklı bu gönderinin amacı ise, tüm bu yazdıklarımı haksız çıkaracak bir örneği ortaya koymaktır.

  Alfred Hitchcock’un Arka Pencere (Rear Window) isimli filmi, büyükçe bir pencereden etrafı gözleyen bir adamın gözünden bazı hikayeleri içerir. Arka Pencere, tespitleriyle, yarattığı karakterlerle, hikayesiyle ve diyaloglarıyla, renkleriyle ve mekanıyla muhteşem bir filmdir.

  Gönderinin bahis mevzusu ise, kısa bir röportajını da okuyabileceğiniz Jeff Desom isimli kişinin Arka Pencere filminin komşuların gözetlendiği sahnelerinin hızlandırılmış (time-lapse) çekim ile After Effects ve Photoshop yazılımları yardımıyla kayıt altına alınmasıdır. Arka Pencere filmini daha önce izlediyseniz, -tüm kötülemelerime ve aksi yöndeki iddialarıma rağmen- türünün güzel bir örneği ve bir manipülasyon olan aşağıdaki üç dakikalık videonun da çok hoşunuza gideceğinin garantisini verebilirim. Filmi henüz izlemediyseniz, aşağıdaki videodan –filmle ilgili herhangi bir ipucu vermemesine rağmen- filmi izledikten sonra haz alacağınızı tahmin ediyorum. Düzenlenmiş bu kaydın müziği ise, bir diğer sanat eserinin düzenlemesinden ibaret: Johannes Brahms – Macar Dansları no. 5

 

 

   Bağlantılar:

- Çalışmanın ana sayfası

.

07 Mart, 2012

Kitap Ayracı Reklamı Videosu


  Kitap sayfalarının arasına kütük parçasına benzeyen o standart ayraçlardan koymak yerine kitapları ters çevirerek bırakmayı tercih eden biri olarak, videodaki fikre hayran kaldığımı söylemeliyim. Indie GoGo sayfasında toplam ön ödeme olarak 3.000$’lık bir hedef koyan Oscar Lhermitte isimli kişi, kampanyanın bitimine on yedi gün kala, 17.000$ bağış (ön ödeme) toplamış durumda. Sayfanın sağ tarafında, yaptığınız bağış karşılığında ne kadar ayraca sahip olacağınızı da görebilirsiniz.

  Bir de, videoyu izlettiğinizde “dandik bi’ kağıt parçasına (bu kadar) para verilir mi yahu, koyarım bi müsvedde kağıdı, oldu bitti” diyecek olan standart ayraç benzeri, hayat boyu onlar için ve onlarla birlikte harcadığınız her vakit, sizin için zaman kaybı olacak tanıdıklarınız olduğunun farkındayım; onlara aldırmayın, sevgiliyseniz ayrılın.

 

 

 

   Bağlantılar:

Indie GoGo – Albatros Bookmarks

.

21 Şubat, 2012

Doğaçlama, Brubeck ve Kemancı (Neden Mutlu Değilsiniz?)

 

  Bobby Mcferrin ve Richard Bona’nın doğaçlama kaydından daha çok ilgimi çeken bir doğaçlama kaydı olup olmadığını düşünsem, bir anda verebileceğim tek cevap Dave Brubeck ile ilgili olacaktır.

  Yazının altındaki kayıt oldukça eski ve ünlüdür. Moskova Konservatuvar’ındaki performansının sonunda bir Rus melodisi üzerine doğaçlama yapıp yapamayacağı sorulan Dave Brubeck, Ei Ukhnem (The Song of the Volga Boatmen) üzerine bir doğaçlama yapmaya başlamıştır ve bir süre sonra genç bir adam ona katılmıştır.

  Videoyu izleyince mutlu olacaksınız, buna eminim. Bunun birinci nedeni, caz piyanisti Dave Brubeck’in güzel bir adam olmasıdır. Bazı güzel insanların gülüşleri güzeldir. Bu yüzden çokça düşünmeden, “videoyu izleyince mutlu olacak olmamın ilk sebebi Dave Brubeck’in güzel bir insan olmasıdır” diyebilirsiniz. İkinci neden, harika bir müzik dinleyecek olmanızdır. Üçüncü neden, doğaçlama yapılan bu müziğin doğaçlama katılımcılarla devam ettirilmesidir. Dördüncü ve son neden ise videoda göreceğiniz herkesin mutlu olmasıdır.

  İzleyiciler, sanatçılar, görevliler; hemen hepsi parlak, temiz ve mutludur. Fakat bu videoyu izleyen sizlerin öyle olmadığınızı düşünüyorum, sanıyorum. Sizin, çocuklarınızın, sevgililerinizin, dostlarınızın, annenizin ve babanızın videodaki insanlar kadar temiz, güzel ve mutlu görünmemesinin iki sebebi varsa, bunlardan biri sizin elinizde olmayabilir. Bu ilk sebebi; “o dönem başka bir dönemdir” tespitiyle geçiştirebilirsiniz. “Eskiden insanlar daha mutluymuş” cümlesiyle ifade edebileceğiniz bir açıklama makul görünecektir bu ilk sebep için. Fakat ikinci sebebin sizin elinizde olduğu çok açıktır ve artık maalesef değiştirme imkanınız yoktur. Siz ve aileniz, daha sonraları ‘hayat mücadelesi’ diyerek işin içinden çıkabileceğiniz bir hayatı yaşamışsınızdır, yaşıyorsunuzdur. Bu düşünceye göre, hayatta sevmekten ve sevişmekten, güzel bir içki içmekten ve mutlu bir anı yaşamak için yapılacak fedakarlıklardan, kaybettiğiniz bir insanın mezarında onunla olan anılarınızı hatırlamak için kendinizi zorlamanızdan daha önemli şeyler vardır. Birlik olunca kendinizi güçlü hissetmeniz bir sorun değildir. Sorun, yalnız kalınca kendinizi zayıf hissetmenizdir. Siz, ailenizin bir ferdi, camianızın bir üyesi, iş kolunuzun bir uzantısı ve arkadaş grubunuzun bir üyesisinizdir. Ancak yalnız kaldığınızda –kendinize itiraf etmeseniz de- bir korkaksınızdır. Hayır; okumamış, bir şeyler üzerine düşünmemiş, iyi bir film izlemeyip iyi müzik dinlememiş olmanız mutlu olmanıza ve güzel gülmenize engel değildir. Ancak buna ‘zevkler ve renkler tartışılmaz’ şeklinde bir bahane bulmanız ve kendinizi değiştirmeniz gerektiğine inanmanıza rağmen ölene kadar bunu umursamamış olmanız, güzel gülmenize, mutlu olmanıza ve gözükmenize engeldir.

  ‘Hayat mücadelenize’ devam edin ve üzülmeyin; belki öldükten sonra sizi mutlu edecek bir şeylerle karşılaşırsınız.

 

 

  Bağlantılar:

- Dave Brubeck

- İlgili Yazılar: 1

.

09 Şubat, 2012

Sanat için Harcadığınız Vakit ve Tarkovski Yanılgısı


  “Entel” sözcüğü kullanılarak dalga geçilen bir kişinin üzerine de konuşulduğu bir muhabbete mutlaka ortak olmuşsunuzdur. Bahis mevzusu olan kişiyle alay eden konuşmacı, bu sinir bozucu tasviri çoğunlukla çirkin bir gülümsemeyle devam ettirir. Entel tabiri yakıştırılan kişinin şapkası, sakalı yahut bakışları alay konusu olabilir. Böyle bir konuşmanın içeriğinin olmazsa olmazlarından biri Andrey Tarkovski’dir. Dalga geçilen kişi muhtemelen Tarkovski hayranıdır; öyle değilse bile bu ön kabulle hareket edilerek alay etmeye devam edilebilir.

  Hakkındaki bir paragraflık, üç beş cümlelik bir saptamanın bile utandırıcı olacağı bu şakacı kişiyi, bunun ve diğer hiçbir gönderinin konusu yapmayacağıma dair size söz verebilirim.

  Ancak başka bir konuyu açıklamak için bahsetmekten çekinmeyeceğim bir tipleme var ki bu kişiyi, yukarıda bahsi geçen sinir bozucu (muhtemelen erkek olan) alaycı insanın bir anlamda yansıması olarak görebiliriz.

  Sahiden de Tarkovski’nin birkaç filmini izlemiş olan bu ikinci tipleme ise, Tarkovski’nin eserlerini sıklıkla övmekte, ne önemli bir yönetmen olduğunu fırsat buldukça tekrarlamaktadır ve muhtemelen de Tarkovski’nin önemli bir adam olduğunun farkındadır. İkinci kişinin durumunu, klasik müzik dinlemek isteyen  ancak nereden başlayacağını bilmeyen, klasik müziğin kaliteli bir müzik türü olduğuna emin olan ve fakat tamamen insani ve sıradan nedenlerden dolayı o ana kadar buna zaman ayıramamış kişinin durumuna benzetebiliriz. Muhtemelen ikinci kişi de, müzik dinleyicisi kişinin durumunda olduğu gibi hayatının belirli bir dönemine kadar Tarkovski yahut Bergman izlemeye zaman ayıramamış fakat sabır göstererek çeşitli nedenlerle seçtiği filmlerin başına oturarak birkaç saatini bu aktiviteye ayırmıştır. Müzik dinleyicisi kişiyle ikinci kişinin ayrıldığı nokta ise, samimiyetlerinden ileri gelir. Müzik dinleyicisi, ara ara klasik müzik dinleyerek kendini sınamakta ve neleri sevebileceğini görmektedir. İkinci kişi de seçtiği filmleri izlemiş olmasına rağmen, bu andan itibaren konuyla cesaret ve özgüven dolu açıklamalar yapma hakkını kendinde görmeye başlamıştır.

Andrey Rublev’i yeniden izledim, betimlemelere yeniden hayran kaldım”, "Solyaris tam bir başyapıt”, “Ayna’daki sembollere ve gizli anlamlara dikkat ettin mi? Muhteşem!”

  Fakat ikinci kişi büyük bir yanılgı içindedir. Sanatçısını, yaratıcısını tanımadan, muğlak bazı kalıplar üzerinden hayran kalınan çoğu eser ve çalışmada olduğu gibi, sanatçının kastettiğinin tam tersini anlamıştır. Tarkovski özelinde olduğu gibi, yaşamının gençlik dönemlerinde açık olmayan bazı fikirlere sahip olsa da, sanatçının ölümünden yıllar sonra bu tip yanılgılara sahip olmak, kişinin tamamen zaman harcamaya yönelik bir aktivitede bulunduğunu gösterir.

  Güzel tek değildir. Klasik müziğe zaman ayırmamış bir kişi, sadece yerel-etnik müzikle, cazla, bağımsız müzikle yahut kaliteli herhangi bir melodiyle müzik ihtiyacını karşılıyor olabilir. Sinema için de benzer şeylerin geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Yedinci Mühür’ü izlerken almadığınız bir hazzı Paris’te Gece Yarısı (2011) filmini izlerken alıyor olabilirsiniz. İkinci kişinin yaşadığı sorun ise, zamanını (vaktini) derinlemesine hissetmeyeceği bir sanatsal aktiviteyle “harcıyor” olmasıdır.

  Tarkovski örneğinden ilerlediğimiz için, yine bu örnekten devam edebileceğimi düşünüyorum. Yazının başında da değinilen, Tarkovski ve Tarkovski-semboller ilişkisi, tamamıyla bir yanılgıdan ibarettir. Sanatının şiirsel olarak tanımlanabileceğini söyleyen yönetmen, bir insanın sanata bakışını derinden etkileyebilecek kitabı Mühürlenmiş Zaman’da çokça vurguladığı gibi, sanatın kalbe hitap etmesi gerektiğini söylemiştir. Ona göre sanatta deneyselliğe yer yoktur. Bu yüzdendir ki Picasso’yu deneysel olarak ifade etmiş ve gerçek sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşündüğünü söylemiştir. Yine bu yüzdendir ki Tarkovski filmlerinde sürekli aranan alt metinler, semboller ve göndermeler aslında hiçbir zaman var olmamışlardır. Tarkovski’yi analiz süreci, film içinde karşılaşacağınız ve sembol olduğunu düşündüğünüz göndermelerle değil, sorgusuz sualsiz genel bir izleme ve zevk alma, alabilme meselesiyle bağdaşır.

  Tarkovski filminde ne görüyorsanız, var olan o kadardır. Gördükleriniz bir Tarkovski filmidir; var olduğunu düşündüğünüz semboller değil. Bu yüzden, Tarkovski’den alınan haz, bir kalp ve bir göz aracılığıyla gerçekleştirilir. Dolayısıyla hiç kimsenin, Ayna filminde kadın neden uçuyor diye bir soru sorma hakkı yoktur. Kadın sadece uçmaktadır. Ayna filminin ilk gösteriminden sonra eleştirmenlerin alt metinlere kafayı yorup filmi algılayamamalarının ve fakat temizlikçi bir kadının filmi sadece izleyip, hissettiklerini yönetmene söylemesi ve tam da yönetmenin anlatmak istediği gibi saf bir izleyişten bahsetmesi ve o salonda filmin kendisi için bir şeyler ifade ettiğini düşünen tek insan olması da yine aynı nedendendir.

  Yazıyı, ikinci bölümde bahsettiğim Tarkovski’nin sinemaya bakış açısıyla ilgili birkaç cümleyle, John Gianvito’nun hazırladığı ve Tarkovski’nin söyleşilerinin ana eksenini oluşturduğu Şiirsel Sinema: Andrey Tarkovski kitabından alıntılarla tamamlayacağım.

   Edebiyat ve tiyatrodaki dramatik gelişme ilkesine inanmıyorum. Bence bunun sinemanın özgün doğasıyla hiçbir ilgisi yok… Filmde insanın açıklaması gerekmez, daha ziyade izleyicilerin duygularını doğrudan etkilemesi gerekir. Düşünceleri ileri götüren, bu uyanan duygudur.

  (…) Deneyimlerinden anladım; bir filmdeki görüntülerin dışsal, duygusal kurgusu, yönetmenin kendi hatıralarına, onun kişisel deneyimiyle filmin dokusu arasındaki akrabalığa dayanıyorsa, film onu görenleri etkileyecek güçte oluyor.

  (…) Eiesenstein rahat rahat deney yapabiliyordu, çünkü o sıralarda sinema başlangıç aşamasındaydı, deney de izlenebilecek tek mümkün yoldu. Bugünse, yerleşik sinema gelenekleri dikkate alındığında, artık daha fazla deney yapmamak gerekiyor.  (Kaba taslaklar çizmemeli, eskiz karalamarıyla uğraşmamalı, önemli filmler yaratmalıdır.)

  (…) Gerçek bir sanatçı deney yapmaz ya da aramaz, bulur.

  (…) Bütün sanatlar entelektüeldir, ama bana göre, bütün sanatlar –hepsinden de fazla sinema- her şeyden önce duygusal olmalı ve kalbe hitap etmelidir.

   Bağlantılar:

- İşçi Kadının Tarkovski’ye Mektubu

- Bir Sineastın Portresi

- Tarkovski’ye Birkaç Mektup Daha

.

22 Eylül, 2011

Hayatımın En Güzel Gecelerinden Biri(nin Sonu)


  Sanıyorum sabah saat üçü geçiyor. Doksan sekiz senesi olmalı. O dönem her gece olduğu gibi, bir şeyler okuduktan sonra birkaç saat uyuyamamanın getirdiği boş vakitteki sıkılgan halimi, televizyon izleyerek gidermeye çalışıyorum. Kanal D’de Kaygısızlar’ın tekrar bölümünü mü izliyordum, hatırlamıyorum. Bir ara sıkıntıdan kanalları hızlıca değiştirmeye başlıyorum. Yirmi otuz saniye sonra sarı logolu bir kanala denk geliyorum, ismi ViVA.

  Sahnede kel bir adam var. Kulağındaki kulaklık kıvrılarak yeşil kazağından içeriye giriyor.  Elli-yüz kişilik bir salonda ve ışıl ışıl bir sahnede, parlak ve makyajlı gözleriyle seyirciye bakarak şarkı söyleyen güzel ve etkileyici bir adam. Hayran kalıyorum. Parıldayan, kıvılcımlar saçan bir şeyler okuduğumda, dinlediğimde ya da gördüğümde olduğu gibi gözlerim açılıyor yine, dikkat kesiliyorum.

  Kel adamın arka tarafındaki müzisyen grubu beş kişiden oluşuyor. Şarkıcının karşısındaki kamera yayını ele aldığında, arka tarafta, ışığın altında duran ve kel adam kadar net gözüken bir davulcu var. Gruptaki asıl dikkat çeken adam uzun saçlı gitarist. Grubun diğer üyelerine göre daha baskın bir görüntüsü var, biraz da yaşlı gözüküyor. İzleyiciye göre solda, sarı bas gitarıyla şarkılara eşlik eden, bazen de vokallik görevini icra eden, sarışın ve gözlüklü bir adam.  Gruptaki diğer iki kişi dikkatimi çekmiyor. Sahnedeki her şeyi dikkatlice incelerken bir alt yazı geçiyor: Daysleeper

  Kel adam, Daysleeper’ı okuduktan sonra “please welcome, P…(?) Smith” şeklinde bir anons yapıyor ve seyirci çılgınca alkışlamaya başlıyor. Gelen kişinin de ünlü biri olduğunu anlıyorum. Biraz sonra sahneye uzun eteği ve başındaki siyah beresiyle, kabarık saçlı, zayıf, büyük burunlu, avurtları çökmüş bir kadın geliyor.

  Kel adam ve zayıf kadın yanyana duruyorlar. Kel adam şarkıya başlıyor. Manifesto okur gibi içten söyleme başlıyor şarkısını. Tüm sözleri anlayamıyorum ya, anladığım kadarıyla şoke oluyorum. Sıra nakarat bölümüne geldiğinde zayıf kadın ‘I'll take you over, there’ dizesini birkaç kez tekrar ediyor. Sonra tekrar sözler, tekrar nakarat. Bir süre sonra beraber söyleme başlıyorlar farklı sözleri:

  “Tastes like fear, pulls us near”  - “There baby, there”

  Daha önce böyle bir şey işitmediğimi yahut izlemediğimi anlıyorum. Oturduğum yerde doğruluyorum. Her heyecanlandığımda olduğu gibi, ellerimin içinin çokça terlediğini fark ediyorum.

  Zayıf kadın beresini çıkarıp, ‘there baby, there’ diyerek büyük bir coşkuyla şarkıyı bitiriyor. Daha sonra kel adama gülerek bakıyor. Seyircilerin alkışları arasında kel adam zayıf kadının kulağına bir şeyler söylüyor ve zayıf kadını “Paty-Patty-Patti (?) Smith” diyerek uğurluyor.

  Konserin bir yerinde kel adam eline bir albüm alıyor ve yeni albümleri olduğunu belirterek mavi bir kapağı olan UP isimli albümlerini tanıtıyor. O an, grubun isminin R.E.M. olduğunu ve aslında onların bir şarkısını zaten bildiğimi (malum şarkı) öğreniyorum.

  Konserin geri kalanını da hayranlıkla dinledikten sonra koşarak bilgisayarda Netscape Navigator’ı açıp R.E.M.’in ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorum. Birkaç şey okuduktan sonra alacağım ikinci albümün hangisi olacağına da karar veriyorum; Automatic for the People.

  Bu iki albüm, daha sonra satın alacağım ona yakın R.E.M. albüme dayanak oluşturuyor.

  Ertesi gün aynı kanalı, aynı saatte tekrar açıyorum ve fakat bu kez Bryan Adams konseriyle karşılaşıyorum; bir sonraki gece ise The Corrs konseriyle. Birkaç gün sonra, aynı konser kayıtlarının bu kanalda sürekli döndüğünü fark ediyorum. R.E.M.’in o konserini ise denk geldiğim her vakit, onlarca kez izlediğimi hatırlıyorum.

 

  Dün, R.E.M.’in dağıldığını öğrendim. Haberi okuduğum an, tüm dinlemelerim boyunca, hangi an neyi hissettiğimin, grubun bana hangi ruh hallerimde eşlik ettiğinin ve bir sürü R.E.M. kaseti ve CD’siyle büyüdüğümün farkına vardım.

  Bir şeye anlam yüklediğinizde, o şeyin sonunun gelmesiyle sizin de bir yönden sonunuzun geldiğini anlıyorsunuz. Fakat bunun kötü bir şey olduğunu düşünmeyin. Ölene kadar sizin olacağını bildiğiniz ve buna emin olduğunuz bir şeyin anlamını kısa sürede yitirirsiniz.

  Anlamını yitirmemek için kendisini yitirmelisiniz, hiçbir zaman unutmamak ve anlamlı kılmak için.

  Yine de çok mutsuz olduğumu söylemeli miyim?

 

            Zayıf Kadın ile Kel Adamın şarkısı: E-Bow the Letter

 

   Bağlantılar:

- Şarkının Sözleri

- Açıklama – REMHQ

.

03 Ağustos, 2011

Yavaş Yaşlanan Adam


  Elli yıldır yaşıyorum. Yaşamakla iyi mi ediyorum kötü mü, hala bilmiyorum.

  Dostoyevski’nin, Delikanlı’da kurdurttuğu yukarıdaki cümleyle bugün -bir ajandaya tarafımdan not düşülmesinden dokuz yıl sonra- tekrar karşılaştım. Kendime ve çevremdekilere pek belli etmeden otuz yaşına yaklaşmaya başladığımdan, cümleyi soru haline getirip kendime sormamın çok da zor olmadığını tahmin edersiniz.

  Dostoyevski, bu elli yıllık yaşamın iyi ya da kötü bir fikir olmasını ifade ederken, kişinin kendisi için mi yahut etrafındakiler için mi fayda konusu olmasını kastettiğini hatırlamıyorum. Kitabı açıp kontrol etmememin nedeni, evdeki dolapları ve kolileri kurcalayıp kitabı bulma üşengeçliğinden değil, senelerce aldığım tüm notları, her açıp baktığımda o anki yaşımda hatırlamak istediğim gibi kalmasını istememdendir. Her iki durumda da, kendimle ilgili bir yargılama yaptığımda, iyi yaptığım tek şeyin yavaş yaşlanmak olduğunu fark ediyorum. Bunun nedeninin de, genetik bir özellik olduğunu düşünüyorum.

  Altmış yıldır yaşıyor gibiyim. Geride kalan her şeyi hatırlıyorum. Çocukluğumu, el kadarken giydiğim kıyafetleri, yirmi beş yıl önce evimin duvarında asılı olan takvimi, evime her gelen kişinin jestini, boynuna yaklaştığım her kadının kokusunu, her kurulan sofrayı, her defterimi, annemin yaptığı her yemeği, yediğim her bisküviyi ve kokusunu, tanışlarım ile tatilde yediğim her yemeği, insanların benimle her alay ettiklerinde –bazen de farkında olmadığımı düşünerek- yüzlerinin aldığı hali, her beceriksizliğimi, kadınları hayal kırıklığına uğrattığımın ertesinde nasıl acımasız olduğumu, okuduğum her kitabın kapağını, ailemin fakirliğinin ailem üzerinde yarattığı her tatsızlığın hareketlerine yansımasını, aslında; kokusu olan her bir varlığın kokusunu…

  Filme kaydedilmiş gibi hatırlıyorum. Kendim için yapabildiğim tek iyi şeyin bu olduğunu görüyorum. Her gün, her ay her yıl, kenara çekilip neler yaşandığını hatırlıyorum. Hızlıca bir yolda giderken birden yoldan çıkıp neler olup bittiğine bakıyorum. Sahiden, altmış yıldır yaşıyor gibiyim; hayatın ne kadar hızlı ilerlediğini hiç düşünmedim. Doğanın bana verdiği, sahip olduğum tek özelliğin, ailemden gelen bir kalıtım olarak, görüntü ve koku hafızası olduğuna inanıyorum. (Koku hafızasının ne mühim bir şey olduğunu ve bir epilepsili beynin hastasına yaşattığı gibi zihinsel parlamalar yaşattığına bir gün değineceğim.) Sadece bu sebepten bile asıl soruya cevabım, otuz yahut altmış yıldır yaşamanın pek de kötü bir şey olmadığı yönündedir.

  Tam da burada Richard Dawkins’in, Kör Saatçi kitabında bir akışın önünden çekilerek, genleri vasıtasıyla bir olağanüstü durumu oluşturan karıncaları izlemesinden bahsettiği pasajı paylaşacağım. Tekrar ifade edip, yapabildiğim tek şeyin, durup dinlenirken, ne güzel şeylerin olup bittiğini, nelerin akıp gittiğini ve hayatın ne kadar yavaş ilerlediğini ve böylece yazının başında bahsettiğim gibi, yavaş yaşlandığımı ifade ve itiraf etmem gerekir. Başka bir yeteneğim ve vasfım da yoktur.

 

  Sürücü karıncalar ve ordu karıncaları büyük koloniler halinde yaşarlar; karınca sayısı ordu karıncalarında bir milyona, sürücü karıncalarda 20 milyona kadar çıkar. Her ikisinde de göçebe ve durağan evreler (görece istikrarlı ordugahlar) birbirini izler. Bu karıncalar –ya da amip benzeri birimler halinde düşünülmesi gereken kolonileri- acımasız ve kendi ormanlarında ürkünç avcılardır. Yolları üzerindeki hayvanları paramparça ederler. Terör havası estirmekle nam salmışlardır. Güney Amerika’nın bazı bölgelerinde köylüler büyük bir karınca ordusunun yaklaştığını haber aldıklarında, gelenek olarak, her şeylerini fıçılara doldurur, kilitler ve köylerini boşaltırlar. Ordular, hamamböceklerinin, örümceklerin ve akreplerin tümünü, hatta damlardakileri bile temizleyip gittikten sonra geri dönerler. Çocukluğumda Afrika’dayken sürücü karıncaların beni aslanlar ya da timsahlardan daha çok korkuttuğunu anımsarım. Sociobiology’nin (Sosyobiyoloji) yazarı ve dünyanın en önde gelen karınca otoritesi Edward O. Wilson’un şu sözleri bu korkunç ünü daha iyi anlatacak:

  “Karıncalarla ilgili olarak bana çok sık sorulan tek bir soru var ve yanıtım şu: Hayır, sürücü karıncalar ormanın teröristleri değil. Sürücü karınca kolonisi ağırlığı 20 kilogramı geçen, 20 milyon kadar ağız ve iğneye sahip bir “hayvan”; ve böcekler dünyasının en korkunç yaratığı olmasına karşın, aslında kendisi için anlatılan dehşet öykülerini hak etmez. Bu sürü bir metre yolu ancak ve ancak üç dakikada gidebilir. Değil bir insan ya da bir fil, işini bilen bir çalı faresi bile kenara çekilip, otların köklerindeki bu çılgınlığı rahat rahat seyredebilir. Ürkünçlüğünden çok, tuhaf, insanı hayrete düşüren bir nesne; memelilerinkinden farklı bir evrim öyküsü; yeryüzünde böyle bir öyküyü tasarlamak ne kadar olanaklıysa…”

  Artık bir yetişkin olduğumda, Panama’da, bir kenara çekildim ve Afrikada’yken çok korktuğum o sürücü karıncaların Yeni Dünya’daki karşılıklarının çatırdayan bir nehir gibi yanımdan akıp gitmesini seyrettim. Tuhaf, insanı hayrete düşüren bir şey olduğuna yemin edebilirim. Saatler boyu ordular toprağın ve birbirlerinin üstünden yürüyerek geçtiler ve ben kraliçeyi bekledim. Sonunda geldi; görkemliydi. Vücudunu görmek imkansızdı. Yalnızca çılgın bir işçi dalgası olarak görünüyordu, kolları birbirine geçmiş karıncaların oluşturduğu, kaynayan bir sığamsal bir top. Kraliçe kaynaşan bu topun ortasında bir yerdeydi. Etrafı da tehditkar yüzlerini dışarıya dönmüş, çenelerini sonuna dek açmış, kraliçelerini savunmak üzere öldürmeye ve ölmeye hazır dizi dizi askerlerle sarılmıştı. Dayanamadım: Kraliçeyi ortaya çıkarmak amacıyla –heyhat!- elime uzun bir sopa alarak işçiler topunu dürtükledim. Anında, 20 asker o müthiş kaslı çenelerini sopama gömdü, asla bırakmamak üzere; ve onlarcası yukarı tırmanmaya başladı. Hemen sopayı attım elimden.

  Kraliçeyi bir an olsun göremedim, ama orada, o kaynayan topun içerisindeydi, biliyorum: merkez veri bankası, tüm koloninin DNA hazinesi. Bu askerler, kraliçeleri için ölmeye hazırdılar, analarını çok sevdiklerinden değil, vatanseverlikle dolu olduklarından da değil, yalnızca ve yalnızca çeneleri ve beyinleri kraliçenin tuğrasıyla mühürlenmiş genler tarafından yapıldığı için.

  Orada tuhaflığı duyumsadım, şaşkınlığı yaşadım; duygularım yarım yamalak anımsadığım korkuların canlanmasıyla karıştı. Çocukluğumda, Afrika’da nedenini niyesini bilemediğim gösterinin yaşattığı korku değişmiş, olgun bir anlayışla zenginleşmişti.

.

21 Temmuz, 2011

BELL - Chase No Face


  Gülmekten imtina eden, gülmeyi bilmeyen, ara sıra da anlamsız ve uzun uzun gülmeyen; “hayat ciddi bir müessese, şu an gülemem üzgünüm” diyerek kişiyi mutsuz eden, gideceği yere ana cadde üzerindeki kaldırımdan, kati adımlarla, kalçasını oynatmadan “ödevim, sınavım, işim, çocuğum, ülkem, dinim, itikadım…” diye diye ilerleyen, konuşurken vücudunun kıvrımlarının ayırdına varamadığınız, her an bir belanın onları bulduğunu, mutsuz olmak için bir sürü sebebin olduğunu düşünen, böyle sebeplerin olmaması durumunda da bunları yaratmaktan çekinmeyen, çokça köşeye sıkışınca da tanrıya sığınıp bu –var olmayan- zor günlerin geçeceğini düşünen insanlardan, onlara bir şekilde bağlanmadan önce kurtulabilirsek, ileride bir gün ağzınızdan en içten şekilde, ta ciğerlerinizin en ücra köşesinden gelen bir nefesle çıkacak olan öff’ten kaçınmış oluruz. O öff’ü hafife almayın; kısacık ömrümüzün boşa geçen yıllarının imzasıdır. Artık bunu ne anlayabiliriz, ne de itiraf edebiliriz.

 

 

.

15 Temmuz, 2011

Deniz


  Bu hafta sonu, –daha sonra size de bahsedeceğim- yeryüzünün en anlamlı ve mahzun yüzünü görmeden önce çekmiştim aşağıdaki fotoğrafları. Fotoğraf çekmeyi fazlaca sevmem ama Balıkesir’i severim; ben oralıyım.

  

    


   

[Flickr]

.

30 Haziran, 2011

30 Haziran 2051 - Torununuz Yağmur'la İlgili Tatsız Gelişmeler (Earthlings)


  Earthlings, 2005 yapımı bir film. Bahsetmek için kendimi hazır hissediyorum.

  Aşağıdaki video, Earthlings’in tanıtım filmi. Lütfen videoyu yazıyı okuduktan sonra izleyin. Filmin tamamının indirme ve altyazı (Türkçe) bağlantılarını, bağlantılar kısmında vereceğim. Filmin resmi sayfasından orijinal halini izleyebilirsiniz.





  Yazının sonunda not düşeceğim anekdot, hayvanların işkence edilerek öldürüldüğü bir ülkede kimseyi rahatsız etmeyecektir. Öncelikle alternatif bir kurguyu paylaşmak isterim:

  Alternatif Hikaye

  Benim adım Furkan. Sizinki de Erman, Betül, Özge yahut Oğuz olabilir. Çocuklarınız veya torunlarınız var mı bilmiyorum. Benim çocuğum yok.

  Torunlarınız yoksa bile, ileride Gülşen, Sude, Serdar, Derya, Ali isimli torunlarınız olması muhtemel. Adı Yağmur olsun mu? Ben Yağmur ismini çok severim de.

  Başlıyoruz.

  1980 yılında doğdunuz. Torununuz Yağmur, 2051 yılında yedi yaşına basacak, siz de yetmişinize.

  2051 yılı itibarıyla dünya eskisi gibi değil. Haktan Akdoğan nihai amacına ulaşmış ve ebediyete uğurlanmış durumda. Başka gezegenlerdeki yaşam formlarıyla iletişim çoktan kuruldu. Hayır, yeşil renkli, kısa boylu ve çekik gözlü değiller. Beş metreye yaklaşan boyları var ve bizden daha zekiler. Dünya’da da yaşıyorlar artık. Bir kısmı bizi çok seviyor ancak çoğunlukla görür görmez kaçmak zorundayız onlardan. Bize zarar verme ihtimalleri, bizi sevme ihtimallerinden çok daha yüksek.

  Tek tük evlerin olduğu kırsal bir bölgede yaşıyorsunuz. Büyük bir ailenin en yaşlı üyesisiniz. Mutlusunuz ve Kenan Evren kadar yaşamaya kararlısınız. Hayır bu yüzden utanmamalısınız. Ben de şu an olduğu gibi mutlu olacağım o gün. İyi şeyler olduğu için; açlık, hastalıklar, katliamlar bittiği için değil, sadece nefes aldığım için mutlu olacağım.

  Bahçeli, büyük evinizin balkonunda oturduğunuz bir gün, kızınız ve kocası, Yağmur’u size bırakarak alışveriş yapmak üzere evden ayrılıyorlar. En sevdiğiniz içecek Türk kahvesi fakat kendinize kahve yapacak yaşı çoktan geçtiniz. Artık ayağa kalkmanın size azap verdiği yaşlardasınız. Kızınız, alışverişe gitmeden önce Türk kahvesi yaptı ve size kupada ikram etti. Tesadüf ya, siz de Türk kahvesini büyük kupalarda içmeyi seviyorsunuz benim gibi. Siz belirli bir yaşa gelmiş olup o yaşın gerektirdiği gibi hareket ediyor olabilirsiniz, böyle yapmak da zorundasınız. Ancak kızınızın kocasının elli yaşında ve el şakaları yapan bir embesil olduğunu düşünürsek, evde herkesin yaşının gerektirdiği gibi hareket etmediğini düşünebiliriz. Yine de kızınızın kocasını sevmemenizin nedeni bu değil. Ne mi? Kızınızla evli ya?

  Dört tarafı da bahçelerle çevrili, uzaklara daldığınızda sadece dağların yamaçlarını gördüğünüz bir evin balkonunda kahve keyfi… Önünüzdeki sehpanın üzerinde bir şiir kitabı var. Ezra Pound yazıyor kapağında. Sapsarı bir kapağı var. Gençliğinizde Hürriyet gazetesinin hediye ettiği kitaplar gibi. Hayır hayır; Türk kahvesi içiyorsunuz diye Türkiye Türklerindir sloganı içeren bir gazeteyi okumuş olmak zorunda değilsiniz gençliğinizde. Sadece o gazetenin ismini hatırlıyorsunuz. Kitapları açtığınızda ya orta sayfaları ya da en çok okunan sayfaları açılır ya hemen; siz de kitabı açtığınızda şu dizelerle karşılaşıyorsunuz;

Ağaç ellerime girdi,
Özü kollarıma sızdı,
Büyüdü ağaç göğsümden aşağı
Uzandı kollar gibi dalları benden.

Ağaçlarsın
Yosunsun sen,
Menekşelersin üstünde yel esen,
Bir çocuksun şu kadar,
Ama saçma gelir âleme bunlar.

 

  Hani sevgilinize, evlendiğiniz kişiye hediye etmiştiniz…

  Kişi, –torununu bir kenara koyarsak- kahve ve Ezra Pound kitabından başka ne isteyebilir ki hayattan keyif almak istiyorsa. Sahi Yağmur nerede?

  Evden uzaklaşmış, görüyorsunuz. Ancak eve doğru mu koşuyor o? Olamaz, peşinde de dünyanızı paylaştığınız o beş metrelik canlılardan. Yakaladı yakalayacak! Hani güvenli bir yerde dünya insanlar için vakti zamanında.

  Siz ne olduğunu anlayamadan güzel gözlü, saçı örgülü Yağmur’u bacaklarından yakalayıp ters çeviriyor o yaratıklardan bir tanesi. Elleriniz ayaklarınız boşanıyor. Bağırmak nafile. Tekmeleyerek düşürüyor önce yere onu. Hemen ardından bir tane daha geliyor o canlılardan. Yağmur kalkıp kaçmaya çalıştığı için, yerde bulduğu taşı üstüne atıyor. Torununuz bilincini kaybetmek üzere, can havliyle hareketleniyor. Sopa gibi bir şey bulup ayaklarını kırıyorlar yağmurun. O tarafa doğru koşmaya başlıyorsunuz ama yetişemeyeceksiniz. Ayağa kalkamıyor küçük kızınız. Burnundan kanlar geliyor. Sonra canlı canlı derisini yüzmeye başlıyorlar ve deriyi vücuttan ayırıyorlar. Yaratıklardan biri, canlı yüzdüğü Yağmur’un derisini alıp uzaklaşıyor. Diğeri de derisi olmayan, bilincini kaybetmiş ve ayakları kırık Yağmur’u götürüyor fakat öldürmüyor. Öylece yaşatıyor, ölmesine bile izin vermiyor. Gözden kaybolmadan önce aklınızda kalan son sahne, Yağmur’un saçlarından sürüklenerek götürülmesi oluyor. Derisi yok belki ama saçları var.

  Yapacak bir şey yok, hemen eve gidip kendinizi asın. Bununla yaşayamazsınız.


  Gerçek

  Dört ayaklı, iki gözü, iki kulağı, ağzı, burnu ve kuyruğu olan bir hayvan yaşıyor kendi habitatında. Gözleri o kadar güzel ki, ‘hayvan’ kelimesini ve hayvan türlerinin isimlerini hakaret olarak kullanan toplumlarda bile dikkat çekecek türden.

  Hayvanın eti de öyle lezzetli ki. Derisi kullanılarak yapılan giyeceklere değinmiyorum bile. Ancak hayvan öldükten sonra derisi bir işe yaramıyor, cevval de bir hayvan. Bir avcı grubu (insanlardan oluşuyor) önce sopalarla dövüyor hayvanı. Ayaklarını kırıyorlar fakat hala kıpırdıyor, başına taşla vuruyorlar ardından. Yaklaşsanız ağladığını göreceksiniz. Burnundan kanlar akıyor. Sonra tek ayağından asıp derisini biraz kestikten sonra üzerinden canlı canlı çekiyorlar. Derisini bir adam alıp götürüyor; giyecek olarak kullanılacak.

  Fakat hayvan biraz küçük, etine de dolgun değil. Bir süre daha yaşaması lazım. Ayakları kırık, derisi yüzülmüş, yaşatıyorlar; bir süre sonra kese kağıdının içindeki ekmeğin arasında et parçası olarak bir dükkanda önünüze gelene kadar.


  İçeriğini görmezden gelseydik, Earthlings eski bir film sayılabilirdi. Çekildikten bir-iki sene sonra izlediğim bu film için “mutlaka izleyin” diyemem.  Bunu kimseden isteyemem. Sizden istediğim, gönderinin başındaki tanıtım filmini izlemeniz. Tanıtım filmini izleyin ve daha sonra tüm filmi izleyip izlemeyeceğinize, ne yiyip ne giydiğinizi anlayıp anlamayacağınıza karar verin ve lütfen izlememe nedeniniz, “ya ben dayanamıyorum hiç böyle şeylere”, “bizim memlekette böyle değil ya bu işler, amerika’da böyleymiş hep gerçekten”  ya da “abi böyle filmler çekip başka tüketim alışkanlıkları pazarlamaya çalışıyorlar işte” olmasın.

  Gözleri ve ayakları olan, yaşayan ve yürüyen bir şeye karşı bakış açınızın iki saate değişeceğine inanmıyor musunuz?

  İnanın.


  Bağlantılar:

- Filmin Sayfası

- Filmin Tamamı (.avi uzantılı)

- Filmin Türkçe altyazısı

- Filmin İngilizce altyazılı hali (Google Video)

- Filmin IMDB sayfası

.

28 Şubat, 2011

Benjamin Zander'dan Müzik ve Tutku Üzerine (Richter'in Tutkularına Hazırlık)


  Son olarak bahsettiğimde, daha önce de Lenin vasıtasıyla bahsettiğimi söylemiştim. Evet daha önce bahsetmiştim; benim için tutku nedir, kadın erkeği nasıl sevmelidir, varlığı duyularla algılanabilenlere ve hayata nasıl bağlanılmadır… Tutku Appassionata’dır, tabii Sviatoslav Richter icra ederse.

  Bir sonraki müzik gönderisinde Richter’in Appassionata üzerine görüşlerini içeren çok değerli bir yazıyı Türkçeye çevireceğim. Aslında direkt olarak bu çeviriyi paylaşacaktım ancak orkestra şefi Benjamin Zander’ın  2008 yılında TED için kaydedilen aşağıdaki konuşmasını ve Zander’ın ‘tutku, tutkulu olmak’ hissiyatının Appassionata ile olan bağının benzer bir halini, konuşmasının bir bölümünde Chopin üzerinden basitçe aktardığını hatırladım, doğrusu unutmamışım. Konuşmanın başlığının tutku tabirini içermesi ise bu bağlantı için tamamıyla bir tesadüften ibaret. Çünkü benim kurduğum ilişki, klasik müziği konu edinen bu harikulade konuşmanın genelinden ziyade, bahsettiğim bölümünden ortaya çıkıyor.

  Zander bir Yahudi. Bu yüzden hissiyatlı bir konuşma eninde sonunda II. Dünya Savaşı ve toplama kamplarına uğruyor. Yine de belirttiğim gibi, bu gönderi okuyuculardan bazıları için “ne güzel bir konuşma” minvalinde algılanacak olsa da, bu satırları yazanın bir sonraki gönderide aktaracağı ve ifade edebilmek için kıvrandığı, hatta bu yüzden “Appassionata ve duygu dünyamız” şeklinde, tümü bayağı kişisel gelişim kitaplarının başlıklarına benzer bir başlık bile bulabileceği bir konuda yardımına yetişmiş bir videonun paylaşımından ibarettir.

  Videoda, ‘View Subtitles’ bölümünden aktive edebileceğiniz Türkçe altyazı seçeneği de mevcut.

 

  Not: RSS okuyucusu kullananlar videoyu izleyebilmek için siteye girmek mecburiyetindeler.


  Bağlantılar:

- Vilayanur Ramachandran'dan Zihnimiz Üzerine

.

30 Aralık, 2010

Mutlu Yıllar


    Sadece, yaşıyor olduğumuz için; yaşamımızı devam ettirebildiğimiz, elenmediğimiz ve yarış dışı kalmadığımız için,

   mutlu yıllar…

.

   Bağlantılar:

- Kış Ritüelleri

- Procession

- İzlanda
.

24 Ekim, 2010

An


  Sadece ‘gif’ uzantılı resim dosyasından ibaret bir gönderiyi paylaşacağımı düşünmemiştim daha önce. Birileri için bir şeyler ifade eder bu görüntü mutlaka. Aşağıdaki anı hatırlayıp gülümseyen ve içinde bir şeylerin yavaşça kımıldadığını hisseden herkese selam ederim.

.

23 Eylül, 2010

Sevdiğini Beslemek


(Bir süredir bir şeyler yazmıyorum A Propos of the Wet Snow’a. Bugünkü gönderi ise bir alıntı. Bu siteyi devam ettirirken en çekindiğim şey, sağdan soldan link’lerin toplanarak paylaşıldığı bir site görüntüsü vermesiydi. Arka arkaya bu şekilde gönderilerin yapılması, tesadüften başka bir şey değildir sevgili arkadaşlarım. Gönderilerin seyrekleşmesi ise kişisel (maddi-manevi) sebeplerden ve bunların yarattığı akıl durgunluğundandır, tesadüflerden değil. Dört yıla yakın bir süredir devam ettirdiğim bu sitenin, kayda değer yazıları olduğu gibi eğlencelik (çerez:) yazıları da olmuştur tabii ki. Yukarıdaki “RASTGELE BİR BAŞLIK” bölümünden bunlarla karşılaşabilirsiniz. Ben de biraz daha çaba gösterip fikrî gönderiler yollayabileceğimi sanıyorum bu sıralar. Daha ‘hafif’ yazıları (daha doğrusu, burada olmasını istemediğim paylaşım niteliğindeki gönderileri) ise My Opera’daki sayfamda paylaşacağım.  Alıntı bile olsa, aşağıdaki harikulade yazıyı okumanızı tavsiye ederim yine de. Herkese selamlar, sevgiler.)

  Birkaç gün önce, Defne Koryürek’in sitesinde okuduğum aşağıdaki yazının bir yerlerden alıntı olduğunu anlamıştım ancak tüm yazıyı bağlantı (link) şeklinde kaydettiği için, üzerine tıklamak aklıma gelmemişti.

  Aynı yazıyı bugün tekrar okuma ihtiyacı hissettiğimde tesadüfen fark ettim; yazı, Yorgo Kırbaki’nin Hürriyet’teki köşe yazısından bir bölümdü. Dediğim gibi, harikulade…

---

  “Ben yemek pişirmesini bilirim, mutfağı, gastronomiyi... Lezzetli bir yemeğin insana mutluluk verdiğine inanırdım. Yıllar sonra yemeğin herhangi bir zevkin çok ötesinde olduğunu ve unutmak olduğumuz bir sürü değerin arkasında gizlendiğini keşfettim.

  Bir sevgi gösterisidir yemek. Annenin memesinden bebesine süt emzirmesi, ördeğin ağzıyla yavrusunu doyurması, aslanın avladığı geyiği midesine indirmek yerine önce sabırla yavrularını beklemesidir.

  Beslemek meğer gastronomiden kat ve kat üstünmüş. Annenin çocuğuna yedirdiği her lokma benim bin bir malzeme kullanarak hazırladığım spesyalitelerden çok ama çok daha değerli. Artık büyük aşçı kriterlerim değişti. Büyük aşçı, sözgelimi barbun balığını tavada yakmadan kızartan, salatada malzemeyi abartmayan, bilmem nereden gelmiş baharatı yerinde kullanan usta değil... Büyük aşçı, acı içinde kıvranan yorgun bir bedene iki lokma yemeği midesine indirmeye ikna edebilen kişidir.

  Ben aylarca bunu yapmaya çalıştım. Sevdiğim kadını besleyebilmek için ustalığım yetmedi. İnat edercesine yaşamak istemiyordu. Ne salatalar yaptım ona, ne börekler... Hiçbirinin tadına bile bakmadı. Hepsi çöpe atıldı. Sadece birkaç dilim şeftaliyi kabul ediyordu bünyesi. Onca yıl, onca lezzet öğrendim ama hiçbir işe yaramadı. Besleyemedim sevdiğimi işte!”

  Bu yazıyı yıllardır televizyonlarda programlar yapan ve kitaplar yazan Yunanistan’ın yeme-içme sektörünün tartışmasız en ünlü ismi İlias Mamalakis’den ödünç aldım. Mamalakis bu yazıyı birkaç gün önce kansere yenilen eşi Stella için yazdı... –Yorgo Kırbaki

    ---

  Bağlantılar:

- My Opera – A Propos of the Wet Snow

.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Web Analytics