Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz, 2014

Filmi Hissetmek


  Bu sabah The Criterion Collection’ın Facebook hesabından Cumartesi sabahı güzellemesi olarak aşağıdaki fotoğraf paylaşıldı. (Yazıyı okumaya başlamadan önce aşağıda paylaşacağım tüm dahiyane fikirlere gönülden katıldığımı söylemekle birlikte Criterion’ın gönderisinin yersiz olduğunu düşündüğümü  ve Cumartesi yahut Pazar sabahı sevgilinizle sevişmenin Bresson ya da Tarkovski’nin sinema üzerine fikirlerini okumaktan daha heyecan verici olacağını söylemeliyim. En azından bu gönderiyi okumayı Pazartesi’ye bırakılabileceğinizi düşünüyorum.)

  Büyük yönetmen Robert Bresson, bağlantılar kısmında adresini bulabileceğiniz ve benim de başka bir gönderide Türkçeye çevirip değineceğim röportajından alınmış ve Criterion’ın fotoğrafı üzerine not edilmiş bu cümlesinde “İnsanların bir filmi anlamadan önce hissetmelerini yeğlerim” diyordu.

 

 

  Bu cümleyi okuyunca daha önce de paylaştığım bir mektup aklıma geldi. Bir işçi kadın, Andrey Tarkovski’nin Ayna (Zerkalo) filmini izledikten sonra hissettiklerini Tarkovski’ye bir mektup vasıtasıyla anlatıyordu. Kadının cümlelerini paylaşmadan önce, Tarkovski’nin bu mektubu Ayna’nın gösteriminden sonra film eleştirmenlerinin onlarca yorum yapıp çözmeye çalıştıkları filminin, bu işçi kadın tarafından nasıl tamamıyla ve sadelikle anlaşıldığının bir kanıtı olarak belirttiğini hatırlatmalıyım.

"Filminizi bir hafta içinde tam dört kez seyrettim. Sinemaya gitmekteki tek amacım, filmi seyretmek değildi. Birkaç saat olsun gerçekten yaşamak, hayatı, gerçek sanatçılar ve insanlarla paylaşmaktı isteğim... Her şeyi; bana acı veren, eksikliğini duyduğum, özlemini çektiğim her şeyi, beni bunaltan veya sevindiren, beni mahveden ya da bana yaşama gücü veren her şeyi filminizdeki bir aynadan izledim. Benim için ilk kez bir film gerçekliğin ta kendisi olmuştu. İşte tam da bu yüzden gidip gidip filmi seyrediyorum, çünkü onunla ve onda yaşamak istiyorum. "


  Aşağıdaki fotoğrafı çeşitli sosyal platformlarda görmüş olma ihtimaliniz oldukça yüksek.

 

 

  Bu fotoğraf yukarıdaki mektupta bahis mevzusu olan Ayna filminin bir sahnesinden ibaret. Andrey Tarkovski Mühürlenmiş Zaman isimli kitabında hissetmek konusu üzerinde insanlardan beklentisine karşılık yönetmenin bakış açısının nasıl olması gerektiğini dair fikirlerini (neredeyse Bresson’a cevap niteliği taşıdığını söyleyebileceğimiz bir şekilde) bu sahneyi kullanarak şu cümlelerle açıklıyor:

“…örneğin Ayna’daki kadın kahramanızımla Anatoli Solonizin tarafından canlandırılan meçhul adamın karşılaştığı sahnede, görünürde tesadüfen karşılaşan bu iki insan arasındaki bağı, adam görüntüden çıktıktan sonra da sürdürüp işlemek bizim açımızdan çok önemliydi. Bu adam giderken kadın kahramanımıza dönüp ‘anlamlı’ bir bakış fırlatsa her şey fazlasıyla belirgin tek boyutlu olur, yanlış bir anlam kazanırdı. Aklımıza tarladaki rüzgar sahnesi böyle geldi. Rüzgar o kadar ani çıkar ki meçhul adamın dikkatini çeker, onu o yöne bakmaya zorlar… Böyle durumlarda kimse yaratıcının elindeki kozları göremez, somut bir maksat peşinde olduğunu kimse kanıtlayamaz.

  Seyirci, yönetmenin şu ya da bu yöntemi kullanmasına yol açan sebepleri bilmediği sürece perdede yansıtılan olayların, gözlemlerini perdeye aksettirerek yeniden üreten sanatçının ‘gözlemlediği’ hayatın gerçekliğine inanmaya hazırdır. Buna karşılık seyirci, yönetmenin amacını sezip o anda seyrettiği ‘anlatım’ eyleminin sanatçının neden gerçekleştirdiğini anlarsa, o zaman perdede gösterilen olaylara duygusal olarak katılmaktan hemen vazgeçer. Bunun yerine, tasarıyı ve onun nasıl gerçekleştirildiğini değerlendirmeye başlar. Kısacası, Mars’ın ünlü yayı gene döşekten dışarı fırlar; düşünce ve amaç fazla belirgindir çünkü.”

 

  Bağlantılar:

- Bresson on Cinema

.

09 Temmuz, 2014

Haksız Yere Suçlanmak (İngilizce İçerik)


  Geçen hafta Quora’ya düşen “Haksız yere suçlanmak nasıl bir şey” başlıklı bir bir soruya cevap verenlerden biri de Michael Morton isimli bir adamdı. Michael Morton’ın karısını öldürmek suçundan yirmi beş yıl cezaevinde kaldıktan sonra birkaç yıl önce serbest bırakıldığı ve kendisini kurtaracak delilleri saklayan savcıyı affettiği birçok yayın organında haber konusu edilmişti. Ayrıca CNN’de kendisiyle yapılan bir röportaj ve taraflarla yapılan görüşmeler kısa bir dokümanter haline getirilmişti.

  12 Ağustos 1986’da, karısı evde saldırıya uğrayıp öldürülen Michael Morton, o anda işyerinde olmasına rağmen bu suçun faili olarak belirlenmiş ve yirmi beş yıl hapiste yatmıştı. Komşuları olay anında yeşil bir aracın evin arka tarafına park ettiğini söylemiş, cinayet mahalinin civarında üzerinde kan lekesi bulunan bir bandana ele geçirilmiş ve oğluna sorularak babasının o an evde bulunmadığı anlaşılmış olmasına rağmen bu kanıtların hiçbiri dava dosyasına girmemişti. (Bu kanıtların kullanılmaması Morton özgürlüğüne kavuştuktan sonra dönemin savcısının hapse girmesini sağladı.)

  Yıllar sonra sanık avukatları kan lekeli bandanayı DNA testine sokmayı başarmış ve bandananın üzerinde Michael Morton’ın karısı Christine Morton’ın ve Mark Norwood isimli diğer bir adamın kanı bulunmuştu. Ayrca Norwood’un Christine Morton’dan sonra bir başka kadını daha öldürdüğü anlaşıldı.

  Michael Morton yirmi beş yıl sonra Ekim, 2011’de serbest bırakıldı.

 

  Wrongful Conviction-Prosecutor

 

    Aşağıdaki metin, Michael Morton’ın Quora’da “Haksız Yere Suçlanmak” içerikli soruya gönderdiği cevaptır.

   

What is it like to be wrongly convicted?

 

I was wrongly convicted of murdering my wife.  I recall that first night in jail.  It was not unlike being punched in the face.  I was stunned, numb, and not sure of what lay before me.  All personal control had been yanked away.  What I wore, what I ate, where I slept, and where I could not go were all dictated by the State.  In that situation, the absolute power of government becomes blatant, coercive, Orwellian.


   The first few months of prison life are about adaptation.  It's a different society, a subculture of power -- physical, emotional, and spiritual.  There are simple rules.  Obey and internalize those rules and you'll get by.


   As the years pile up, feigned apathy becomes your outward mask.  But on the inside, anger and bitterness consume you.  Revenge occupies your so-called free moments.  At other odd times, you fantasize about living a normal life…or escaping to a tropical paradise…or dying in prison.  You imagine building houses, establishing relationships with the opposite sex, or burning down the houses and the relationships of your enemies.


   But as the decades accrue, an acceptance and an understanding of life creep in.  If you're lucky, you become calmer, more relaxed, more sure.  You see the value of faith, hope, and of course, love.  You come to appreciate pure things, like the behavior of animals and the joy of small children.  It sounds cliche and almost banal, but time wears a man down.


    In the end, if you are lucky, you see that our trials are what improve us.  And if you are very lucky and somewhat insightful, you see that whatever your trial has been, it is exactly what you needed.  Our trials make us who we are.

 

  Bağlantılar:

- Quora: What is it like to be wrongly convicted?

- Innocent Man: How inmate Michael Morton lost 25 years of his life

- An Unreal Dream: The Michael Morton Story

.

21 Mart, 2014

Âşık Veysel, Türkiye Radyoları Mikrofonlarında (1964)


  Bugün (21 Mart), Âşık Veysel Şatıroğlu’nun ölüm yıl dönümüdür. Bu nedenle, TRT’nin kurulduğu yılda (1964) sanatçıyla yapılan röportajın kaydını, sakin bir ses duymanın herkese iyi geleceğini de düşünerek, yeniden paylaşmanın uygun olacağını sanıyorum.

 

.

18 Kasım, 2013

Feride Osmanoviç


  1990’ların ortasında, Srebrenitsa isimli Balkan kentinde yaşanan katliamın en önemli fotoğrafı, Feride Osmanoviç’inkidir.

 

 

 

  Hırvat fotoğrafçı Darko Bandiç’in 1995 yılında çektiği bu fotoğrafı ifade ederken kullandığı cümleleri ben de The Guardian’daki haliyle aktarıyorum:

  “Tuzla’daki geçici mülteci kampına sabah, saat 05:30 civarında ulaştım. Bir gün önce on binlerce çocuk ve kadın o kampa getirilmişti.

  Kampa girmek üzereyken iki veya üç genç kız bana ormanda bir kadının ağaçta asılı olduğunu söyledi. Beni ona götürdüler. Açıkçası şaşkına dönmüştüm. Tam olarak ne yapacağımı bilemedim. Yürüdüğüm istikametten yüzü görülüyordu fakat o açıdan fotoğrafını çekmek istemedim. Birkaç poz çektikten sonra Birleşmiş Milletler görevlisine gittim. İsveç askeri olarak hatırladığım bu kişiye ne gördüğümü söyledim. Bana, şu an sağ olanlara yardımcı olmamızın daha iyi olacağını söyledi.

  Bosna Savaşı’nda birçok dehşet verici şey gördüm, bu da onlardan biriydi. Kendi canına kıymak için ne korkunç şeyler yaşamış olduğunu düşündüm. Fakat hiç bulamadım. İsmini bile bir yıl sonra öğrendim.”

 

    Bağlantılar:

- Geniş hikaye ve çocuklarıyla yapılan röportaj.

.

09 Şubat, 2012

Sanat için Harcadığınız Vakit ve Tarkovski Yanılgısı


  “Entel” sözcüğü kullanılarak dalga geçilen bir kişinin üzerine de konuşulduğu bir muhabbete mutlaka ortak olmuşsunuzdur. Bahis mevzusu olan kişiyle alay eden konuşmacı, bu sinir bozucu tasviri çoğunlukla çirkin bir gülümsemeyle devam ettirir. Entel tabiri yakıştırılan kişinin şapkası, sakalı yahut bakışları alay konusu olabilir. Böyle bir konuşmanın içeriğinin olmazsa olmazlarından biri Andrey Tarkovski’dir. Dalga geçilen kişi muhtemelen Tarkovski hayranıdır; öyle değilse bile bu ön kabulle hareket edilerek alay etmeye devam edilebilir.

  Hakkındaki bir paragraflık, üç beş cümlelik bir saptamanın bile utandırıcı olacağı bu şakacı kişiyi, bunun ve diğer hiçbir gönderinin konusu yapmayacağıma dair size söz verebilirim.

  Ancak başka bir konuyu açıklamak için bahsetmekten çekinmeyeceğim bir tipleme var ki bu kişiyi, yukarıda bahsi geçen sinir bozucu (muhtemelen erkek olan) alaycı insanın bir anlamda yansıması olarak görebiliriz.

  Sahiden de Tarkovski’nin birkaç filmini izlemiş olan bu ikinci tipleme ise, Tarkovski’nin eserlerini sıklıkla övmekte, ne önemli bir yönetmen olduğunu fırsat buldukça tekrarlamaktadır ve muhtemelen de Tarkovski’nin önemli bir adam olduğunun farkındadır. İkinci kişinin durumunu, klasik müzik dinlemek isteyen  ancak nereden başlayacağını bilmeyen, klasik müziğin kaliteli bir müzik türü olduğuna emin olan ve fakat tamamen insani ve sıradan nedenlerden dolayı o ana kadar buna zaman ayıramamış kişinin durumuna benzetebiliriz. Muhtemelen ikinci kişi de, müzik dinleyicisi kişinin durumunda olduğu gibi hayatının belirli bir dönemine kadar Tarkovski yahut Bergman izlemeye zaman ayıramamış fakat sabır göstererek çeşitli nedenlerle seçtiği filmlerin başına oturarak birkaç saatini bu aktiviteye ayırmıştır. Müzik dinleyicisi kişiyle ikinci kişinin ayrıldığı nokta ise, samimiyetlerinden ileri gelir. Müzik dinleyicisi, ara ara klasik müzik dinleyerek kendini sınamakta ve neleri sevebileceğini görmektedir. İkinci kişi de seçtiği filmleri izlemiş olmasına rağmen, bu andan itibaren konuyla cesaret ve özgüven dolu açıklamalar yapma hakkını kendinde görmeye başlamıştır.

Andrey Rublev’i yeniden izledim, betimlemelere yeniden hayran kaldım”, "Solyaris tam bir başyapıt”, “Ayna’daki sembollere ve gizli anlamlara dikkat ettin mi? Muhteşem!”

  Fakat ikinci kişi büyük bir yanılgı içindedir. Sanatçısını, yaratıcısını tanımadan, muğlak bazı kalıplar üzerinden hayran kalınan çoğu eser ve çalışmada olduğu gibi, sanatçının kastettiğinin tam tersini anlamıştır. Tarkovski özelinde olduğu gibi, yaşamının gençlik dönemlerinde açık olmayan bazı fikirlere sahip olsa da, sanatçının ölümünden yıllar sonra bu tip yanılgılara sahip olmak, kişinin tamamen zaman harcamaya yönelik bir aktivitede bulunduğunu gösterir.

  Güzel tek değildir. Klasik müziğe zaman ayırmamış bir kişi, sadece yerel-etnik müzikle, cazla, bağımsız müzikle yahut kaliteli herhangi bir melodiyle müzik ihtiyacını karşılıyor olabilir. Sinema için de benzer şeylerin geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Yedinci Mühür’ü izlerken almadığınız bir hazzı Paris’te Gece Yarısı (2011) filmini izlerken alıyor olabilirsiniz. İkinci kişinin yaşadığı sorun ise, zamanını (vaktini) derinlemesine hissetmeyeceği bir sanatsal aktiviteyle “harcıyor” olmasıdır.

  Tarkovski örneğinden ilerlediğimiz için, yine bu örnekten devam edebileceğimi düşünüyorum. Yazının başında da değinilen, Tarkovski ve Tarkovski-semboller ilişkisi, tamamıyla bir yanılgıdan ibarettir. Sanatının şiirsel olarak tanımlanabileceğini söyleyen yönetmen, bir insanın sanata bakışını derinden etkileyebilecek kitabı Mühürlenmiş Zaman’da çokça vurguladığı gibi, sanatın kalbe hitap etmesi gerektiğini söylemiştir. Ona göre sanatta deneyselliğe yer yoktur. Bu yüzdendir ki Picasso’yu deneysel olarak ifade etmiş ve gerçek sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşündüğünü söylemiştir. Yine bu yüzdendir ki Tarkovski filmlerinde sürekli aranan alt metinler, semboller ve göndermeler aslında hiçbir zaman var olmamışlardır. Tarkovski’yi analiz süreci, film içinde karşılaşacağınız ve sembol olduğunu düşündüğünüz göndermelerle değil, sorgusuz sualsiz genel bir izleme ve zevk alma, alabilme meselesiyle bağdaşır.

  Tarkovski filminde ne görüyorsanız, var olan o kadardır. Gördükleriniz bir Tarkovski filmidir; var olduğunu düşündüğünüz semboller değil. Bu yüzden, Tarkovski’den alınan haz, bir kalp ve bir göz aracılığıyla gerçekleştirilir. Dolayısıyla hiç kimsenin, Ayna filminde kadın neden uçuyor diye bir soru sorma hakkı yoktur. Kadın sadece uçmaktadır. Ayna filminin ilk gösteriminden sonra eleştirmenlerin alt metinlere kafayı yorup filmi algılayamamalarının ve fakat temizlikçi bir kadının filmi sadece izleyip, hissettiklerini yönetmene söylemesi ve tam da yönetmenin anlatmak istediği gibi saf bir izleyişten bahsetmesi ve o salonda filmin kendisi için bir şeyler ifade ettiğini düşünen tek insan olması da yine aynı nedendendir.

  Yazıyı, ikinci bölümde bahsettiğim Tarkovski’nin sinemaya bakış açısıyla ilgili birkaç cümleyle, John Gianvito’nun hazırladığı ve Tarkovski’nin söyleşilerinin ana eksenini oluşturduğu Şiirsel Sinema: Andrey Tarkovski kitabından alıntılarla tamamlayacağım.

   Edebiyat ve tiyatrodaki dramatik gelişme ilkesine inanmıyorum. Bence bunun sinemanın özgün doğasıyla hiçbir ilgisi yok… Filmde insanın açıklaması gerekmez, daha ziyade izleyicilerin duygularını doğrudan etkilemesi gerekir. Düşünceleri ileri götüren, bu uyanan duygudur.

  (…) Deneyimlerinden anladım; bir filmdeki görüntülerin dışsal, duygusal kurgusu, yönetmenin kendi hatıralarına, onun kişisel deneyimiyle filmin dokusu arasındaki akrabalığa dayanıyorsa, film onu görenleri etkileyecek güçte oluyor.

  (…) Eiesenstein rahat rahat deney yapabiliyordu, çünkü o sıralarda sinema başlangıç aşamasındaydı, deney de izlenebilecek tek mümkün yoldu. Bugünse, yerleşik sinema gelenekleri dikkate alındığında, artık daha fazla deney yapmamak gerekiyor.  (Kaba taslaklar çizmemeli, eskiz karalamarıyla uğraşmamalı, önemli filmler yaratmalıdır.)

  (…) Gerçek bir sanatçı deney yapmaz ya da aramaz, bulur.

  (…) Bütün sanatlar entelektüeldir, ama bana göre, bütün sanatlar –hepsinden de fazla sinema- her şeyden önce duygusal olmalı ve kalbe hitap etmelidir.

   Bağlantılar:

- İşçi Kadının Tarkovski’ye Mektubu

- Bir Sineastın Portresi

- Tarkovski’ye Birkaç Mektup Daha

.

05 Ağustos, 2011

Kubrick'in Anlatımıyla 2001: Bir Uzay Destanı'nın Konusu (İngilizce İçerik)


  The excerpt below (taken from an interview with Stanley Kubrick in 1969) explains the plot of the film, 2001: A Space Odyssey.

 

 Interviewer: The final scenes of the film seemed more metaphorical than realistic. Will you discuss them -- or would that be part of the "road map" you're trying to avoid?

Kubrick: “No, I don't mind discussing it, on the level, that is, straightforward explanation of the plot. You begin with an artifact left on earth four million years ago by extraterrestrial explorers who observed the behavior of the man-apes of the time and decided to influence their evolutionary progression. Then you have a second artifact buried deep on the lunar surface and programmed to signal word of man's first baby steps into the universe -- a kind of cosmic burglar alarm. And finally there's a third artifact placed in orbit around Jupiter and waiting for the time when man has reached the outer rim of his own solar system.

When the surviving astronaut, Bowman, ultimately reaches Jupiter, this artifact sweeps him into a force field or star gate that hurls him on a journey through inner and outer space and finally transports him to another part of the galaxy, where he's placed in a human zoo approximating a hospital terrestrial environment drawn out of his own dreams and imagination. In a timeless state, his life passes from middle age to senescence to death. He is reborn, an enhanced being, a star child, an angel, a superman, if you like, and returns to earth prepared for the next leap forward of man's evolutionary destiny.

  That is what happens on the film's simplest level. Since an encounter with an advanced interstellar intelligence would be incomprehensible within our present earthbound frames of reference, reactions to it will have elements of philosophy and metaphysics that have nothing to do with the bare plot outline itself.”


  Bağlantılar:

- Röportaj

.

29 Eylül, 2010

'Âşık Veysel, Türkiye Radyoları Mikrofonlarında' (1964) (40 dakikalık ses kaydı)


  "Söze nasıl başlamak istersiniz, size bırakalım Âşık."

  "Tabii, siz soracaksınız, ona göre biz de cevaplandıracağız, mümkün olduğu kadar..."

  

   Kaynak: TRT Arşivi

   Not: RSS okuyucusu kullananlar kaydı dinleyebilmek için siteye girmek mecburiyetindeler.

.

04 Haziran, 2009

250. Ölüm Yıl Dönümünde Handel

 handel
Mesih’in bestecisi George Frideric Handel’in ölümünün 250. yılında, BBC’nin konuyla ilgili röportajı:

                

09 Mayıs, 2009

"Bir Sineastın Portresi: Tarkovski ile Filmleri Üzerine" Başlıklı Röportaj Üzerine


   (Cinéaste (fr.) teriminden türetilmiş sineast, Türkçeye girmiş bir sözcük değil aslında. Film yapımcısı, film yapımına katkısı olan kişi gibi anlamlarının yanında sinema tutkunu gibi bir karşılığı da bulunan cinéaste kelimesini açıklamak için sinemasever tabirini kullanmak hafif bir ifade olurdu.)

   Bahsedeceğim, 1986 yılında France Culture isimli radyoda Laurence Cossé tarafından gerçekleştirilen bir Andrey Tarkovski röportajı. Bu röportajın yazıya dökümünü (çeviri:Güven Güner) ilk okuduğumda BBC Türkçe'nin Nuri Bilge Ceylan'la yaptığı ve birkaç cümleyle Tarkovski'ye de değinilen röportaj geldi aklıma. Bir röportörün ne kadar önemli olduğunu tekrar anladım bu iki röportajı karşılaştırınca. Nuri Bilge Ceylan'ın maruz kaldığı soruların kalitesi, onların ağdalı bir dille sorulmasıyla yükselmiyor kuşkusuz. Özellikle, "bulutları çok seviyorsunuz sanırım" minvalinde bir soruya verilen "kasvetli havaları severim" cevabına, kontra olarak "neden?" sorusun sorulması gülünç sahiden. Her zaman görüş alma şansı bulamayacağınız bu gibi kişileri "konuşturmak" için doğru sorular Laurence Cossé'ninkiler sanırım. Özellikle de cevap alacağınız kişi XX. yüzyılın en büyük yönetmeniyse.

   Tarkovski'nin yönetmenliğini tartışmak ne kadar abesse, geçen yüzyılın en önemli fikir adamlarından biri olduğunu tartışmak da o kadar abestir. Tarkovski'de pergelin destek ayağı sinemanın üzerinde duruyorsa (ya da Tanrı'nın üzerinde mi demeliydim), diğer ayak sanatın tüm alanlarını kapsar ve onun sanat üzerine ortaya koyduğu görüşlerin tamamı benim için bir pusuladır.

    Tekrar röportaja dönüp içinden birkaç kelamı cımbızlamak istiyorum. Röportajdan önce kaydedilen "İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir" cümlesi, Tarkovski'nin Mühürlenmiş Zaman isimli kitabında bulunan çok önemli bir paragrafın giriş cümlesidir. Kitap tekrar elime geçtiğinde bu paragrafın tamamını burada paylaşacağım.

   Sırasıyla Ivan'ın Çocukluğu, Andrei Rublev, Solaris, Ayna, Stalker ve Nostalghia filmleriyle ilgili bazı fikirlerini belirten Tarkovski'nin röportajda geçen ve vurgulanması gereken bazı sözleri (özellikle Picasso ve Tanrı ile ilgili söylediklerine dikkatinizi çekerim) şunlar: 

   
  • "Nedir yaratım? Neye yarar sanat? Bu sorgulamanın cevabı şu formülde yatıyor: Sanat bir yakarıştır. Bu her şeyi anlatıyor. İnsan sanat aracılığı ile umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entelektüel analiz olabilirler. Picasso'nun tüm eserleri bu entelektüel analiz üzerine kurulmuştur. Picasso dünyayı kendi analizi, kendi entellektüel yeniden yapılanması adına boyar. Adının tüm prestijine rağmen itiraf etmeliyim ki sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum."

  • "Sanat yaratma kapasitesidir. Yaratıcının aynadaki yansısıdır. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Sanat, Yaradan'a benzediğimiz belirli bir andır. Bu yüzden Yaradan'dan bağımsız bir sanata asla inanmadım. Tanrı'sız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrı'ya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak: Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek fethetmek demek değildir."

  • (Ayna hakkında) "Bir gün filmin gösteriminden sonra, halka açık olarak düzenlenen tartışma iyice uzamıştı. Gece yarısından sonra salonu temizlemekle görevli temizlikçi kadın geldi ve artık salonu boşaltmamızı istedi. Filmi daha önce görmüştü ve tartışmanın niye bu kadar uzun sürdüğünü anlamıyordu. Bize, " Aslında herşey çok basit: Birisi hasta düşer ve ölümden korkmaya başlar. Birden başkalarına yaptığı kötülükleri hatırlar. Özür dilemek, kendini afettirmek ister" dedi. Bu basit kadınn herşeyi anlamış, filmdeki pişmanlığı kavramıştı... Salondaki eleştirmenler filmden

    hiçbir şey anlamadıkları halde, ilköğrenimini bile bitirmemiş bu kadın bize kendi gerçeğini, Rus halkının pişmanlığı gerçeğini söylüyordu."

  • (Ivan'ın Çocukluğu hakkında) "Biraz tuhaf bir hikayesi var bu filmin. Mosfilm stüdyoları filmin yapımına başka bir ekiple başlamıştı. Filmin yarısından fazlası bu ekiple çekildi, paranın yarısı harcandı ama sonuç öylesine kötüydü ki, yapımcı firma filmin çekimini durdurmak zorunda kaldı ve yeni bir yönetmen aramaya başladı. Önce isim yapmış yönetmenlere başvuruldu, sonra daha az tanınmışlara. Hepsi de bu yarım filmi devralmayı reddetti. Bana gelince VGIK Sinema Okulu'ndan yeni mezun olmuş, diploma filmim " Le Rouleau Compresseur et le Violon" u bitirmeye çalışıyordum. Öneriyi kabul etmeden önce bir çok şart ileri sürdüm. Senaryoyu yeniden yazmak, bunun için de senaryonun esinlendiği Vladimir Bogolomov'un hikayesini yeniden okumak istiyordum. Daha önce çekilen ve hepsi bir metreyi geçmeyen kısmın hiç çekilmemiş gibi kabul edilmesini ve her şeye sıfırdan başlamak için tüm oyuncularla, teknik ekibin degiştirilmesini istedim. Bana " Tamam ama paranın da yarısını alacaksınız " denildi. Ben de "Eğer bana beyaz kart verirseniz yarım bütçeyle de çalışırım" diye cevap verdim ve film böylece çekildi."

  • (Ivan'ın Çocukluğu hakkında) "Film iyi karşılandı ama eleştiri düzeyinde tamamen anlaşılmaz olarak kaldı. Herkes, tarihi, hikayeyi filmin karekterlerini yorumladı. Oysa ki söz konusu olan, daha çok, genç bir yönetmenin ilk yapıtıydı. Yani tarih görüşümün değil, dünya görüşümün anlaşılabileceği şiirsel bir eserdi söz konusu olan. Mesela Sartre, filmi İtalyan solundan gelen eleştirilere karşı coşkuyla savundu, ama tamamen felsefi bir açıdan. Bu benim için geçerli bir savunma değildi. İdeolojik değil sanatsal bir savunma arıyordum. Bir filozof değil sanatçıyım. Ayrıca bu savunma tamamen gereksizdi. Filmi kendi öz felsefi değerleri ile yorumlamaya girişiyordu ve ben, sanatçı Andrei Tarkovski, bir kenara konmuştum. Sanki yalnızca Sartre'dan konuşuluyordu, sanatçıdan değil."

        Özellikle ilk iki alıntı, büyük tespitler içeriyor. Benim şu anda ve belki de hiçbir zaman altından kalkamayacağım kadar büyük.

         Bağlantılar:

      - Röportaj

      - Mühürlenmiş Zaman

      - İlgili Yazılar: 1    2    3
      .

    • 13 Ekim, 2008

      Nusret Fatih Ali Han (1948 - 1997)

      nusrat


      İşittiğim en güzel sesin sahibi; Nusret Fatih Ali Han, altmış yıl önce bugün doğdu. Öldüğünde kırk dokuz yaşındaydı.

      Ruhu şad olsun.


        Peter Gabriel ile birlikte kaydettiği Taboo, yukarıdaki kayıt.
      Çığlık çığlığa sesini duymak yüksek dozda haz veriyor insana.


      Jeff Buckley: "Ünlü bir rüyan var. Onu bana anlatabilir misin?"

      Nusret: "Babam 1964' te öldü, ve on gün sonra, rüyamda bana geldi ve şarkı söylememi istedi. Yapamayacağımı söyledim, ama o denememi söyledi. Boğazıma dokundu, söylemeye başladım, ve sonra şarkı söyleyerek uyandım. İlk canlı performansımın babamın cenazesinde olacağını hayal ettim, hep beraber oturup Kuran' dan ayetler okuyacağımızı. Ve kırkında ilk defa canlı söyledim."


      Not: findarticles.com sitesindeki röportajdan bir bölümü Türkçeye çevirdim.

      Bağlantılar:

      - Röportaj

      - Wikipedia
      .

      Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
       
      Web Analytics