.
Shoko Hara and Paul Brenner isimli iki öğrenci tarafından bitirme tezi olarak hazırlanan Abita, Fukişima’yı konu edinen bir kısa film:
Bağlantılar:
Videoyu oynatmaya başladığınızda, altı dakikalık olağanüstü bir filmle karşı karşıya kalacağınız aşağıdaki kaydın son dönemde -yeni bir film olmamasına rağmen- gördüğüm en muhteşem işlerden biri olduğunu söyleyebilirim.
Bir sörf fotoğrafçısı olan Mickey Smith’in kendi ağzından kendi hikayesini anlattığı ve sahiden bir hikayeyi anlatan Dark Side of the Lens’i kaç kez izlediğimin hesabını yapamayacağımı sanıyorum.
2010 yılında Surfer dergisi tarafından, “Digital Short of the Year” ödülüne layık görülen Dark Side of the Lens, bir sörf dergisinin değerlendirip ödül vermesi mevzusundan çok öte bir film.
Filmi burada izledikten sonra ya da direkt olarak Vimeo’ya giderek, HD (yüksek çözünürlük) halini tam ekran olarak izlemenizi öneriyorum ve hatta ısrar ediyorum. Monologun deşifre halini videonun altında bulabilirsiniz.
Life on the road is something I was raised to embrace. Me Ma always encouraged us to open our eyes and our hearts to the world, make up our own minds for experience of being inspired. I see life in angles, in lines of perspective, a slight turn of the head, the blink of an eye, subtle glimpses of magic other folk might pass by. Cameras help me translate, interpret and understand what I see. It's a simple act that keeps me grin'n. I never set out to become anything in particular, only to live creatively and push the scope of my experience for adventure, through passion. Still all of it means something to me, same as most anyone with dreams.
My heart bleeds Celtic blood and I am magnetized to familiar frontiers: broad, brutal, cold coastlines for the right waveriders to challenge. This is where my heart beats hardest. I try to pay tribute to that magic through photographs, weathering the endless storms for rare glimpses of magic each winter is both a bless'n and a curse I relish. I want to see wave ride'n documented the way I see it in my head and the way I feel it in the sea. It's a strange set of skills to begin to acquire. It's only achievable through time spent riding waves, all sorts of waves on all sorts of crafts, means more time learning out in the water. Floating in the sea amongst an ocean swell, you'll always learn something its been a life long classroom teacher of sorts, and hopefully, always will be. Buried beneath headlands, shaping the coast, mind blowing images of empty waves, burn away at me. Solid ocean swells powering through deep cold water.Heavy waves... waves with weight. Coaxed from comfortable routine, ignite the imagination, convey some divine spark. whisper the possibilities, conjure the situations I thrive amongst enough to document.
We all take knocks in the process: broken backs, drownings, near drownings, hypothermia, dislocations, fractures, frost bite, head wounds, stitches, concussions, broke my arm... and that was just the last couple of years. Still look forward to getting amongst it each Winter though, cold creeping into your core, driving you mad, day after day mumbling to yourself as you hold position and wait for the next set to come. The Dark Side of the Lens - an art form unto yourself not us: silent workhorses of the surfing world. There's no sugary cliche. Most folk don't know who we are, what we do or how we do it... let alone want to pay us for it. I never want to take this for granted, so I try to keep motivations simple, real, positive. If I only scrape out a living, at least it's a living worth scraping. If there's no future in it, this is a present worth remembering. For fires of happiness or waves of gratitude... for everything that brought us to that point in life, to that moment in time to do something worth remembering with a photograph or a scar.
I feel genuinely lucky to hand on heart to say I love what I do. And I may never be a rich man but if I live long enough, I'll certainly have a tale or two for the nephews. And I dig the thought of that.
- Mickey Smith
Bağlantılar:
Sinema, edebiyat (şiir hariç), oyun ve müzik olduğu zaman mevzu, insanlar beğenilerini abartarak sıralama yapma ihtiyacı hissederler sıklıkla. Ve lakin heykel, şiir ve resimde pek görülmez bu tip çabalar. Bu tip sınıflandırma arayışlarının tümünün yersizliğini bir kenara bırakırsak, ilk gruptaki sanat dallarının, üzerine daha kolay yorum yapılabilecek olmasından, en azından insanların bu hakkı ve yetiyi kendilerinde görüyor olmalarından kaynaklanır muhtemelen bu heves. “Süper bi’ heykelmiş, gördüğüm en iyi üç heykelden biri” yahut “Resim tarihinde ilk beşe girer” gibi cümleler duymadığınıza eminim. “Çekilmiş en iyi on filmden biri bence”, “Okuduğum en iyi roman, bunun üstüne yazılamaz” ya da “En iyi üç yerli albümden biri” cümlelerini ise duymamış olmanızın imkanı yoktur çoğu zaman. Bunu yapmak için de, ne okuyucu Dostoyevski külliyatını okumuş olma ihtiyacını hisseder, ne izleyici Bergman ya da Tarkovski filmlerini en ince ayrıntısına kadar sindirmek ister, ne de dinleyici Senem Diyici albümlerine zaman ayırmayı uygun görür. Filmler izlenmiş, müzik parçaları dinlenmiş ve kitaplar okunmuştur. Herkesin, gelmiş geçmiş en iyi on kitap, on müzik albümü ve on film listesi oluşmuştur. Kişi toplamda on film izlese bile artık onun en iyi on film listesi vardır ve bu kesindir. Zekasından şikayet eden birini de görmediğimize göre, karar verilmiştir ve değiştirilemez.
Şimdi de, eleştiri içeren yukarıdaki yazımı unutun ve bana izlediğim en iyi üç animasyonu sorun. Sorun ki, ben de senelerdir yapamadığım bu sıralamalarla ilgili kendimi tatmin etmek için birkaç cümle kurayım. Ya da boşverin, tüm animasyonları bir kenara bırakıp size tek animasyon söyleyerek kendimi tatmin edeyim: “Les Triplettes de Belleville”. Türkçesiyle “Belleville”, “Belleville’de Randevu” ya da “Belleville Üçüzleri”. Karakterleri, müzikleri ve sakinliğiyle beni benden alan bu filmi, sıklıkla açıp izlerim ve bu animasyondan aldığım hazzı başka hiçbir animasyondan almadığımı belirtmeliyim.
İşte bu muhteşem animasyonun yaratıcısı Sylvain Chomet’nin bir başka filmi aşağıdaki. 2003 yılında çekilen Belleville’den beş yıl önce, 1998 yılında yaratılmış bir kısa film. Adı “La Vieille Dame et les Pigeons”, “Yaşlı Kadın ve Güvercinler”. Karakterleri ve ayrıntılarıyla özel bir çalışma olduğunu ilk dakikasında belli eden bu filmi izlerken aklınızda bulunması gereken şey; önemli, çok önemli bir sinemacıyla karşı karşıya olduğunuzdur.
Bağlantılar:
- İlgili Yazılar: Belleville’de Randevu – A Propos of the Wet Snow
Belleville Rendez-vous ve Attila Marcel – A Propos of the Wet Snow
On dakikalık bu harika animasyonun (La maison en petits cubes) yaratıcısı Kunio Kato isminde bir Japon. Sadece Japon ifadesini kullanmamın nedeni, bu kişinin IMDB'deki profiline baktığımda, '77 doğumlu ve bu filmin yaratıcısı olmasından başka hiçbir bilgiye ulaşamamamdır. 2008 yılında En İyi Kısa Animasyon dalında OSCAR'ı da kazanan (thank you'dan ibaret teşekkür konuşması) bu filmin çizimleri ve müzikleriyle desteklenen sadeliği beni çok etkiledi. Bu kadar çok etkilenmem, böyle bir hayata özenmiş olmamdan da kaynaklanıyor olabilir ayrıca.
Denizin içindeki evinin, denizin hemen üstündeki katında yaşayan yaşlı bir adam, deniz seviyesi yükseldikçe evine yeni bir kat çıkarak yukarıya taşınmaktadır ve bir gün alt kata düşürdüğü piposunu almak için suya girince her katta başka bir anısı canlanır ve denizin dibine kadar iner...
Biraz önce 14 Şubat'a resmi olarak girdiğimiz konusunda uyarıldım bir arkadaşım tarafından. Günün (olmayan) anlam ve önemine binaen harika bir film:
Selly
* Büyük ekranda izlemek için vimeo yazısının yanındaki simgeye tıklayın. Yüksek çözünürlükte izlemek için vimeo 'ya tıklayarak siteye gidebilirsiniz. (HD=on)
.
“Bir Trenin La Ciotat İstasyonuna Varışı” (orijinali: “L'Arrivée d'un train en gare de La Ciotat”) sinemanın kurucuları sayılan Lumiére kardeşlerin bir filmi. 41 saniyelik bu film, -izleyicilerin üzerine doğru gelen- bir tren ve treni bekleyen insanlardan ibaret. Daha geniş bir açıklamayı Tarkovski’nin Mühürlenmiş Zaman isimli kitabından bir alıntı ile yapıp filmi göstermek istiyorum size.
“Henüz hiçbirimiz, geçen yüzyılda gösterilen ve gösterilmesiyle birlikte her şeyi başlatan Tren Geliyor adlı dahiyane filmi unutmuş değiliz. Auguste Lumiére’in bu herkesçe bilinen filminin tek çevrilme sebebi, o günlerde keşfedilen film kamerası, şeridi ve gösterim aygıtıydı. Yarım dakikadan fazla sürmeyen bu şeritte, güneş ışığına boğulmuş bir istasyon, bir aşağı bir yukarı gezinen hanımefendiler ve beyefendiler ve nihayet dosdoğru kameranın üstüne gelen bir tren görülmektedir. Ve tren yaklaştıkça o günün seyircilerinin paniği daha da artmış, hatta yerlerinden fırlayıp salonu terk edenler bile olmuştu. Film sanatı işte o gün doğmuştur. Söz konusu olan yalnızca teknik bir olay ya da görünür dünyayı yansıtmanın yeni bir biçimi değildi. Hayır, orada o an, estetiğin yeni bir ilkesi doğmaktaydı.”
Andrey Tarkovski
L'Arrivée d'un Train à la Ciotat
Bağlantılar:
- Youtube
- IMDB
.
Dünya çapındaki festivallerde toplam dokuz ödül alan (Sundance dahil) ve Oscar adayı, 1998 yapımı bir animasyon More. Yönetmeni ve yazarı Mark Osborne.
Altı dakikalık bu güzel film için yedi dakikalık bir yazı yazacağımı hissediyorum şu anda ve hemen yazıyı kesip filmi sizinle paylaşmak istiyorum. Müzik New Order’a ait, parçanın ismi Elegia.
Bağlantılar:
- IMDB
Orijinal ismi Urzad olan bu kısa film, Krzysztof Kieslowski'nin Lodz Film Okulu'nda iken çektiği ilk filmlerden biri. İzlendiğinde görüleceği gibi eleştirilen bürokrasi, devlet ve haliyle sistemin tümü.
Camlı bölmelerin altından dertlerini anlatmaya çalışan; arşiv odasındaki bir çekmecede,bir dosyadan daha fazla yer kaplamayan insanlar...
Bağlantılar:
- İlgili yazılar 1
.