Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz, 2014

Filmi Hissetmek


  Bu sabah The Criterion Collection’ın Facebook hesabından Cumartesi sabahı güzellemesi olarak aşağıdaki fotoğraf paylaşıldı. (Yazıyı okumaya başlamadan önce aşağıda paylaşacağım tüm dahiyane fikirlere gönülden katıldığımı söylemekle birlikte Criterion’ın gönderisinin yersiz olduğunu düşündüğümü  ve Cumartesi yahut Pazar sabahı sevgilinizle sevişmenin Bresson ya da Tarkovski’nin sinema üzerine fikirlerini okumaktan daha heyecan verici olacağını söylemeliyim. En azından bu gönderiyi okumayı Pazartesi’ye bırakılabileceğinizi düşünüyorum.)

  Büyük yönetmen Robert Bresson, bağlantılar kısmında adresini bulabileceğiniz ve benim de başka bir gönderide Türkçeye çevirip değineceğim röportajından alınmış ve Criterion’ın fotoğrafı üzerine not edilmiş bu cümlesinde “İnsanların bir filmi anlamadan önce hissetmelerini yeğlerim” diyordu.

 

 

  Bu cümleyi okuyunca daha önce de paylaştığım bir mektup aklıma geldi. Bir işçi kadın, Andrey Tarkovski’nin Ayna (Zerkalo) filmini izledikten sonra hissettiklerini Tarkovski’ye bir mektup vasıtasıyla anlatıyordu. Kadının cümlelerini paylaşmadan önce, Tarkovski’nin bu mektubu Ayna’nın gösteriminden sonra film eleştirmenlerinin onlarca yorum yapıp çözmeye çalıştıkları filminin, bu işçi kadın tarafından nasıl tamamıyla ve sadelikle anlaşıldığının bir kanıtı olarak belirttiğini hatırlatmalıyım.

"Filminizi bir hafta içinde tam dört kez seyrettim. Sinemaya gitmekteki tek amacım, filmi seyretmek değildi. Birkaç saat olsun gerçekten yaşamak, hayatı, gerçek sanatçılar ve insanlarla paylaşmaktı isteğim... Her şeyi; bana acı veren, eksikliğini duyduğum, özlemini çektiğim her şeyi, beni bunaltan veya sevindiren, beni mahveden ya da bana yaşama gücü veren her şeyi filminizdeki bir aynadan izledim. Benim için ilk kez bir film gerçekliğin ta kendisi olmuştu. İşte tam da bu yüzden gidip gidip filmi seyrediyorum, çünkü onunla ve onda yaşamak istiyorum. "


  Aşağıdaki fotoğrafı çeşitli sosyal platformlarda görmüş olma ihtimaliniz oldukça yüksek.

 

 

  Bu fotoğraf yukarıdaki mektupta bahis mevzusu olan Ayna filminin bir sahnesinden ibaret. Andrey Tarkovski Mühürlenmiş Zaman isimli kitabında hissetmek konusu üzerinde insanlardan beklentisine karşılık yönetmenin bakış açısının nasıl olması gerektiğini dair fikirlerini (neredeyse Bresson’a cevap niteliği taşıdığını söyleyebileceğimiz bir şekilde) bu sahneyi kullanarak şu cümlelerle açıklıyor:

“…örneğin Ayna’daki kadın kahramanızımla Anatoli Solonizin tarafından canlandırılan meçhul adamın karşılaştığı sahnede, görünürde tesadüfen karşılaşan bu iki insan arasındaki bağı, adam görüntüden çıktıktan sonra da sürdürüp işlemek bizim açımızdan çok önemliydi. Bu adam giderken kadın kahramanımıza dönüp ‘anlamlı’ bir bakış fırlatsa her şey fazlasıyla belirgin tek boyutlu olur, yanlış bir anlam kazanırdı. Aklımıza tarladaki rüzgar sahnesi böyle geldi. Rüzgar o kadar ani çıkar ki meçhul adamın dikkatini çeker, onu o yöne bakmaya zorlar… Böyle durumlarda kimse yaratıcının elindeki kozları göremez, somut bir maksat peşinde olduğunu kimse kanıtlayamaz.

  Seyirci, yönetmenin şu ya da bu yöntemi kullanmasına yol açan sebepleri bilmediği sürece perdede yansıtılan olayların, gözlemlerini perdeye aksettirerek yeniden üreten sanatçının ‘gözlemlediği’ hayatın gerçekliğine inanmaya hazırdır. Buna karşılık seyirci, yönetmenin amacını sezip o anda seyrettiği ‘anlatım’ eyleminin sanatçının neden gerçekleştirdiğini anlarsa, o zaman perdede gösterilen olaylara duygusal olarak katılmaktan hemen vazgeçer. Bunun yerine, tasarıyı ve onun nasıl gerçekleştirildiğini değerlendirmeye başlar. Kısacası, Mars’ın ünlü yayı gene döşekten dışarı fırlar; düşünce ve amaç fazla belirgindir çünkü.”

 

  Bağlantılar:

- Bresson on Cinema

.

01 Mart, 2013

Van Gogh: The Letters with Sketches #2 (İngilizce İçerik)


   İlgili Gönderiler:

- Van Gogh: The Letters with Sketches


 

  Below are sketches of Vincent Van Gogh, which he included in his letters to his brother, Theo.

 

Orchard in blossom with two figures: spring      To Theo van Gogh. The Hague, Sunday, 8/10/1882

Just to complete the seasons, I’m sending a scratch of spring and one of autumn with it, which I thought of while making the first. How beautiful it is outdoors — I’m doing my best to capture autumnal effects. I’m writing to you in great haste, I assure you that there’s a lot involved in compositions with figures, and I’m very busy. It’s like weaving: you have to give it all your attention to keep the threads apart; you must control and keep an eye on several things at once.

 

 

Café Au Charbonnage                             To Theo van Gogh. Laken, 13 – 15 - 16 November 1878


That little drawing, ‘The Au charbonnage café’ is really nothing special, but the reason I couldn’t help making it is because one sees so many coalmen, and they really are a remarkable people. This little house is not far from Trekweg, it’s actually a simple inn right next to the big workplace where the workers come in their free time to eat their bread and drink a glass of beer.

Back during my time in England I applied for a position as an evangelist among the coal-miners, but they brushed my request aside and said I had to be at least 25 years old. You surely know that one of the root or fundamental truths, not only of the gospel but of the entire Bible, is ‘the light that dawns in the darkness’. From darkness to Light. Well then, who will most certainly need it, who will have an ear to hear it?

 

 

The Bedroom                                                         To Theo van Gogh. Arles, Tuesday, 16 October 1888


"At last I’m sending you a little croquis to give you at least an idea of the direction the work is taking. Because today I’ve gone back to it. My eyes are still tired, but anyway I had a new idea in mind, and here’s the croquis of it. No. 30 canvas once again. This time it’s simply my bedroom, but the colour has to do the job here, and through its being simplified by giving a grander style to things, to be suggestive here of rest or of sleep in general.

In short, looking at the painting should rest the mind, or rather, the imagination.
The walls are of a pale violet. The floor — is of red tiles.
The bedstead and the chairs are fresh butter yellow.
The sheet and the pillows very bright lemon green.
The bedspread scarlet red.
The window green.
The dressing table orange, the basin blue.
The doors lilac.
And that’s all — nothing in this bedroom, with its shutters closed.
The solidity of the furniture should also now express unshakeable repose.
Portraits on the wall, and a mirror and a hand-towel and some clothes.
The frame — as there’s no white in the painting — will be white.
This to take my revenge for the enforced rest that I was obliged to take.
I’ll work on it again all day tomorrow, but you can see how simple the idea is. The shadows and cast shadows are removed; it’s coloured in flat, plain tints like Japanese prints."

:

  Bağlantılar:

- Van Gogh Letters

- BibliOdyssey

.

23 Şubat, 2013

Kubrick, Burgess ve Napolyon


  Stanley Kubrick, bir Anthony Burgess eseri olan Otomatik Portakal’ı sinemaya uyarladıktan sonra, Burgees’tan hakkında bir biyografik film oluşturacağı Napolyon Bonapart için Beethoven’dan esinlenilmiş bir senaryo yazmasını istedi. (Kubrick başka bir vakitte bu film için, yapılmış en iyi film olacağını umduğunu söylemiştir.)

  Burgess, 1972 Haziran’ında taslağının ilk bölümünü Kubrick’e ulaştırdı ve reddedildi. Kubrick yazarın senaryosunu reddedetme nedenini, Türkçeye çevirdiğim aşağıdaki mektubunda açıklıyordu.

  Burgess daha sonra bu senaryoyu kullanarak ve Beethoven’ın Napolyon’a ithafen yarattığı Eroica’nın yapısını örnek alarak yazdığı eseri, Napolyon Senfonisi ismiyle yayımladı.

 

  Sevgili Anthony,

  Benim açımdan gerçekleştirilmesinin olduğu kadar senin için de okunmasının çok zor olduğu bir görev olan bu mektubu nasıl yazacağımı bilmediğimi söyleyerek başlamalıyım.

  Sen çok parlak ve başarılı bir yazarsın ve ben senin öyle büyük bir hayranınım ki, Napolyon Senfonisi’nin neden bu denli harika olduğunun sebeplerini sıralayıp sana büyüklük taslayamam. Fakat aynı zamanda, seninle olan arkadaşlığımızın devam edeceğini umarak, taslağının Napolyon’un hayatı hakkında bir film yapmam için bana yardımcı olacak bir çalışma olmadığını söylemeliyim. Taslağın kaydadeğer başarılı noktaları olmasına rağmen, bana göre, iki önemli soruna da çözüm getirmiyor: Tarihi ve karakteri önemsizleştirmeden iyi bir öykü oluşturmak (ve olası zaman sekanslarının yeniden yapılandırılması) ve tarihsel bir gerçek veya basitçe farkedilebilen bir açıklama tarafından engellenmeksizin gerçekçi bir diyalog sağlamak.

  Mektubun içeriğinin ikimiz için de daha memnun edici ve faydalı olmadığı için çok üzgünüm ve tüm bunları söyledikten sonra, bunu denediğin için sana sadece teşekkür edebilirim ve sanatçı kişiliğine duyduğum hayranlığımı ve saygımı ve şahsiyetine olan samimiyetimi ve arkadaşlığımı kabul etmeye devam edeceğini umuyorum.

  Saygılarımla

  Stanley

 

   Bağlantılar:

- Mektubun Kaynağı

.

09 Eylül, 2012

Hürriyet, 1980 Ansiklopedik Yıllığı #6


   İlgili Gönderiler:

- Hürriyet, 1980 Ansiklopedik Yıllığı  #1  -  #2   -  #3

- Hürriyet, 1980 Ansiklopedik Yıllığı Merhaba 21. Yüzyıl #1 - Merhaba 21. Yüzyıl #2


 

Kronolojik yurt ve dünya olayları, geçen yılın içte ve dışta en önemli 10 olayı, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarının ve başbakanlarının biyografileri, geçen yılın sanat olayları, son 10 yılda dünyadaki en önemli gelişmeler, sağlık bilgileri, dünyadaki dinler, 21. yüzyıl dünyası, enerji, ekonomik ve dünya hareketlerinin incelenmesi ve tarihi, coğrafi konuları içeren binlerce bilgi…

Fiyatı: 100 LİRA

 

  Bu gönderi, otuz üç yıllık bir kitaptan kayda geçirdiğim gönderilerin altıncısı olan, Hürriyet’in gözünden 1979’da dünyadaki ve Türkiye’deki sanat olaylarının özetlendiği yazıyı içerir.

 

   1979’DA TÜRK SİNEMASI…

  1979’da Türk sineması için olumlu bir yıl geçirdi denemez. Çevrilen film sayısında azalma oldu. Ekonomik bunalım, Türk sinemasına da yansıdı. Sanatsal düzeyde de düşüklük görüldü. Sinema salonlarında yabancı film gelirleri artarken, yerli filmlerde azalma oldu.

  Filmlerin ve film senaryolarının denetlenmesi hakkındaki tüzük, 23 Ağustos 1979 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı. Tüzüğün tek olumlu yanının 16 yaş sınırlamasını getirerek küçüklerin seks ve şiddet sahnelerini görmelerinin engellenmesi olduğu belirtildi.

  - Antalya’da düzenlenen 16. Ulusal Altın Portakal Film Yarışması yarım kaldı. Bunun nedeni yarışmaya katılacak üç filmin Ankara Merkez Film Denetleme Kurulu (sansür) tarafından yasaklanmasıydı: Yolcular (Yavuz Pağda), Demir Yol (Yavuz Özkan), Yusuf ile Kenan (Ömer Kavur). Olay, şenlik yürütme kurulu ile yönetmen ve yapımcıların tepkileriyle karşılandı. Birlikte alınan kararla yarışma 1980 yılına ertelendi.

  - İsviçre’de yapılan “32. Locarno Film Festivali”nde birincilik ödülü Altın Leopar’ı Sürü (Zeki Ökten) filmi kazandı. Türk sineması açısından yılın en önemli olayı buydu. Aynı festivalde en iyi kadın oyuncu ödülü ise Melike Demirağ (Sürü) ile alman oyuncu Rebecca Horn arasında paylaştırıldı.

 

   1979’DA TÜRK EDEBİYATI

  1979 Türk edebiyatı açısından parlak, atılımlarla dolu bir yıl oldu diyemeyiz. Kitabın hammeddesi olan kağıdın yokluğu kitap ve yayıncılık ortamında sıkıntılı bir geçmesine neden oldu. Kağıt darboğazı ve bunun doğal sonucu olarak da az kitap yayınlanabilmesi edebiyat ortamımızda şu aksaklıkları yarattı. Yayınevleri kitap yatırımlarını çok satan kitaplara yönelttiler. Ya çok satan eski ustaların kitaplarını yayınladılar ya da satış şansının kesin olduğu bilinen çeviri romanları. Bütün bu düşünceler arasında gene de yeni yazarlar 1979 yılında da göründüler. Ama kağıt darlığı yüzünden yeni yazarların çalışmaları gün ışığına çıkamadı. Ayrıca ikinci baskılardan da yayınevlerimiz kaçındı, ikinci baskıların satış oranının daha yavaş ve düşük olduğu gerçeği onları bu tür bir programa zorunlu olarak itti.

  Türkiye’de ödüller arasında iki kalabalık grubu, Türk Dil Kurumu ile Sedat Simavi Vakfı Ödülleri oluşturuyor. Türk Dil Kurumu’nun bütün ödülleri edebiyat türlerine ilişkin olduğundan bu kurumun ödüllerinden söz edelim.

  Roman dalında TDK ödülünü kazanan Güven Turan’ın Dalyan’ı bir yabancı kızla bir Türk erkeği arasındaki ilişkiyi zaman zaman erotik bir uslupla yansıtıyordu. Necati Göngör’ün Sevgi Ekmektir hikayeler toplamı ise Güneydoğu Anadolu’nun yaşaından gerçekçi kesitler getiriyordu. Oranın yerel havasını başarıyla veriyordu. Şiir ödülünü alan İlhan Berk’in Kül’ü şiire adanmış bir ömrün bütün çabasını değerlendirme olarak açıklanabilirdi. Berk, bu kitabında doğanın şiirini yazmakla kalmamış, aynı zamanda tanıdığı kişilerin de mısra ile portrelerini çizmişti. Deneme dalındaki ödülü Ferit Edgünün Ders Notları kazanırken, romancı, hikayeci ve şair olan Edgü’nün sanatını oluşturan kaynakları sergilemesi açısından değerlendirilmişti. Edgü, okuduklarını nasıl özümlediğini, sanatçı kişiliği içinde nasıl yeniden yoğurduğunu bu Ders Notları’nda sergiliyordu. Nazım Hikmeti’in şiiri ile eleştiri ödülünde başarılı görülen Afşar Timuçin, bir çok kimsenin yaptığı gibi Nazım Hikmet’in şiirini arka plana alıp öne yaşamını öne çıkarmayarak gerçek bir edebiyat incelemesi ortaya koyuyordu. Şairi, yaşam mücadelesi ile değil edebiyat değeri ile okurlara tanıtmak istiyordu.

 

   1979’DA DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE SANAT OLAYLARI

  1979 yılında dünya sanat olaylarının genel bir görünümünün saptanması gerekince, ilgimizi çeken sanat etkinlikleri arasında Paris’in günümüzde de öncülüğünü sürdürdüğünü görüyoruz. Geçen yüzyıldan beri önemli kültür hareketlerinin ve sanat akımlarının kaynağı olan Paris, müzeleri, galerileri, dünyanın dört bucağından kopup gelmiş sanatçıları ve sanatı yaşayan bir olay durumuna getirmesiyle yalnız Fransa’nın değil sanat yaşamının da hâlâ en canlı, en devingen bir başkenti durumunda. Bir sanatçının ya da bir dönemin yapıtlarını bütünüyle değerlendirmek, “olay” durumuna dönüştürmek açısından toplu sergilerin yıldönümlerinin önemi yadsınamaz. Bu bakımdan geçen yıl Paris’te düzenlenen iki Picasso sergisini 179’un en önemli sanat olayı sayabiliriz. Mart ayında Marais Kültür Merkezi’nde açılan ilk Picasso sergisinde , ünlü sanatçının 1970/72 arasında gerçekleştirdiği 156 gravür ile bu çalışmalar arasında yaptığı 97 taslak yer almıştı. Jacqueline ve Maurice Guillaud’nun birlikte düzenlediği bu serginin en önemli özelliği Picasso’nun gravür çalışmalarını ilk taslaktan son biçimini alıncaya değin izleme olanağı sağlamasıydı.

---

  Beaubourg’da Belçikalı gerçeküstücü ressam Rene Magritte üç ay boyunca sergilenirken, 18. yüzyılın Fransız natürmort ustası Jean – Baptiste Chardin (1699-1799)’in ölümünün 200. yıldönümü dolayısıyla Grand Palais’de düzenlenen sergisi de geniş bir ilgi topladı. Açılışını Fransa Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing’in yaptığı dünyanın çeşitli koleksiyonlarından derlenen sergide Chardin’in 140 resim, pastel ve deseni yer alıyordu.

  1979 yılının son günlerinde Paris’te Pompidou Kültür Merkezi’nde açılan ve 1980 Nisan’ına değin sürecek Salvador Dali toplu sergisi de bugünlerin önemli sanat olaylarından biridir. 1904 yılında İspanya’nın Figueras kentinde doğan ve 1928’de Paris’e, 1940’da ABD’ye yerleşen Dali, gösteriye düşkün davranışlarıyla dünyada ün kazandı. Resimlerinde sinema yöntemine benzer etkiler oluşturan ve us dışı, şaşırtıcı görüntülerle gerçeküstücü akımı psikanaliz doğrultusunda geliştiren Dali, yayınladığı “Us Dışının Fethi” (1930/35). “Salvador Dali’nin Gizli Yaşamı” (1942). “Nasıl Dali Olunur” (1977) adlı kitaplarıyla da büyük ilgi uyandırdı. Paris’teki retrospektif sergisinin de aynı ilgiyi toplayacağı çok açık..

  ABD’de New York’un güzelleştirilmesi ve çevre düzenlenmesi yolunda geçen yıl girişilen sanatsal çalışmaları da burada sayabiliriz. İstasyonlarda büyük ışıklandırmalarla yapılan sanat gösterileri, Times alanında yere sesler çıkaran ıskaralar döşenerek heykeller dikilmesi, bu arada kentin ağaçlandırılmasına sanatçıların da katılmasıyla bir estetik ve beğeni düzeyinin günlük yaşamla bütünleştirilmesi gözetiliyor.

  Komşumuz Irak’ın başkenti Bağdat’da geçen yaz aylarında düzenlenen ve Mezapotamya’da gelişen tüm eski uygarlıkları kapsayan sergi de yılın önemli olayları arasındaydı. M.Ö. 5000- M.Ö. 3000 yıllarında oluşan Sümer sanatının örnekleri, Ur, Uruk Eridu kazılarından çıkmış yüzlerce heykelçik, tanrı ve tanrıça heykelleri ile mühürler ve altın işlemeciliğinin seçkin örneği olan takılar sergide çok ilgi çekmişti.

.

22 Ağustos, 2012

Anladığım Kadarıyla Oğlunuz Eş Cinsel


(Bu gönderi, bir kadının, oğlunun eş cinsel olmasıyla ilgili endişelerini bir mektup aracılığıyla Sigmund Freud’a aktarmasının ardından Freud’un kadına verdiği cevabı ve Freud’un cevabının Türkçeye çevirdiğim metnini içermektedir.)

 

April 9th 1935
PROF. DR. FREUD
Dear Mrs ----

  Mektubunuzdan anladığım kadarıyla oğlunuz eş cinsel. Oğlunuzla ilgili bilgilendirmenizde en çok bu terimi kullanmamanıza şaşırdım. Bundan neden kaçındığınızı sorabilir miyim? Eş cinsellik tabii ki bir avantaj değildir, fakat utanılacak bir şey de değildir, ahlaksızlık, yozlaşma değildir; bir hastalık olarak da sınıflandırılamaz; biz bunu cinsel gelişimin bir sonucu olan, bir çeşit cinsel fonksiyon farklılığı olarak görüyoruz. Eski çağlarda ve modern zamanlarda, aralarında en önemli insanların da bulunduğu birçok bir çok saygın kişilik eş cinseldi (Plato, Michelangelo, Leonardo da Vinci vb). Eş cinselliği bir suç olarak nitelendirmek büyük bir haksızlık ve hatta acımasızlıktır. Bana inanmıyorsanız Havelock Ellis’in kitaplarını okuyun.

  Sanıyorum benden yardım isteyerek, eş cinselliği durdurup bunun yerine heteroseksüelliği koyup koyamayacağımı kastediyorsunuz. Bunun cevabı, genel olarak bunu başarabileceğimizin sözünü veremeyeceğimizdir. Bu gibi durumlarda her eş cinselde mevcut olan heteroseksüel eğilimler gösteren hücreler geliştirme konusunda başarılı olduğumuz belirli sayıdaki vakalarda bu artık mümkün değildir. Bu, bireyin yaşı ve bünyesi ile alakalı bir mevzu haline gelmiştir. Tedavinin sonuçları tahmin edilemez.

  Oğlunuza ne gibi tahliller yapılabileceği başka bir sahayla ilgilidir. Eğer mutsuzsa, nevrotikse, sosyal hayatında utangaçsa bu tahliller eş cinsel olarak kalsa da değişse de ona bir düzen, kendiyle barışık olma ve tam verimlilik hali getirebilir. Eğer buna karar verirseniz –vereceğinizi hiç sanmıyorum- oğlunuz Viyana’ya gelmek zorunda. Buradan ayrılmak gibi bir niyetim yok. Her halükarda, bana cevap vermeyi ihmal etmeyin.

  Saygılarımla ve en içten dileklerimle

  Freud

P.S. El yazınızı okumak benim için zor olmadı. Umarım siz de benim yazımı ve İngilizcemi zorlu bir iş olarak görmezsiniz.

.

27 Mart, 2012

Hürriyet, 1980 Ansiklopedik Yıllığı #5 - Merhaba 21. Yüzyıl #2


  İlgili Gönderiler:

- Hürriyet, 1980 Ansiklopedik Yıllığı  #1  -  #2   -  #3

- Hürriyet, 1980 Ansiklopedik Yıllığı  #4 - Merhaba 21. Yüzyıl #1



Kronolojik yurt ve dünya olayları, geçen yılın içte ve dışta en önemli 10 olayı, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarının ve başbakanlarının biyografileri, geçen yılın sanat olayları, son 10 yılda dünyadaki en önemli gelişmeler, sağlık bilgileri, dünyadaki dinler, 21. yüzyıl dünyası, enerji, ekonomik ve dünya hareketlerinin incelenmesi ve tarihi, coğrafi konuları içeren binlerce bilgi…

Fiyatı: 100 LİRA

 

  Otuz üç yıllık bir kitaptan kayda geçirdiğim gönderilerin beşincisi, Hürriyet’in gözünden yirmi birinci yüzyılda bizlerin nelerin beklediğine dair öngörülerin de ikinci yazısıdır.

   Bu yazıda bahis mevzusu başlıkları,

  - Yosunların Önemi (yosun püresi, yosun salatası, soslu yosun haşlaması),

  - XXI. yüzyılda öğretmenlerin gereksizliği,

  - Garson kızların yerini alan robotlar,

  - Spor aktivitelerinde yeni rekorların kırılamaması nedeni ile başlayan roket rallileri

şeklinde özetleyebilirim

 

YOSUNLARI HOR GÖRMEYİN


  Aslında artan nüfus ve yoğun kentleşme sorunu içinde insanoğlunun ne süre taze besin sebze, meyve yiyebileceği merak konusu tabii. Aşı, besleyici vitamin ve gübreleme ile verimin artırılmasına karşılık, ekim yapılan alanların azalacağı gerçeği, 21. yüzyıl insanını bir kilo elmaya iki bin lira ödeme zorunda bırakabilir. Yiyecekten söz etmişken, Okyanusların el değmemiş sayabileceğimiz besin kaynağı yosunları unutmamak gerek. Bugün bazı uzak doğu ülkelerinde yenen yosunun 2000 yılının ev kadınınında pek rağbet edeceği bir yemek malzemesi olacağı şüphesiz.

(21. asırda ev işlerinin hemen hemen tümü robotlar tarafından görülecek. Hizmetçilikten sekreterliğe kadar her işi üstlenen robotlar tamir masrafı dışında hiç bir sorun çıkarmayacak hatta çocuğunuza dadılık bile edecekler.

  21. asrın ziyafet sofralarında yosun püresi, yosun salatası, soslu yosun haşlaması belki de şık kutularda sunulan protein peltelerinden vitamin haplarından çok daha leziz olacak. Hap derken şaka etmiyoruz. Şimdiden NASA’nın uzay adamları için hazırladığı konsantre paket yemeklerini kapış kapış alıp kullanan batının pratik kadınının 21 yıl sonra işin daha da kolayına kaçıp vakit almayan, mideyi yormayan sindirimi kolay besin haplarıyla sofra kuracağına kuşku yok. Hatta günün modern mutfak araçlarından sayılan bulaşık makinesinin bile bir kere kullanılıp atılan plastik kağıt veya benzeri bir maddededn yapılmış tabaklar yüzünden modası geçmiş ilkel araçlar sınıfına dahil edilmesi işten bile değil. Bu da günümüzün porselen pyrex ve plastik tabaklarına geçmiş asırdan kalma antika araçlar olarak anılma şerefini bahşedecek.

 

OKULLARDA ÖĞRETMEN YERİNE BİLGİSAYAR


  -Baba, okuldan seninle görüşmek istiyorlar"

  -Ne o, yine mi notların düştü?

  -Evet ama benim suçum yok. Ödevlerime yardımcı olan mini bilgisayarım bir haftadır tamirde.

  Ve kalkıyor, çocuğunuzu eğitmeye uğraşan bilgi dolu makinelerle göreşmek üzere 2000 yılının okuluna gidiyorsunuz. Bin hatta iki bin kişiyi içine rahatça alan, ekranlar, bilgisayarlar, elektronik aygıtlarla dolu amfiteatr biçiminde bir salona giriyorsunuz. Çocuğunuzun kayıt fişini, kontrol görevini yapan kompüterin deliğinden soktuğunuz an yine ışıklar yanıp sönüyor ve ekranda, o dönem alınan notlarla birlikte öneriler de sıralanıyor: Yetersiz. Ders programı iki saat daha uzatılacak. Eski ders saati 8.30-12.30. Yeni ders saati 8.30-14.30. Ya da çalışkan bir ortaokul öğrencisinin ekran dosyasına bir göz atalım: “Üstün başarı saptandı. Genel kültür, zeka, yetenek düzeyi yüksek. Üç dönem atlayabilir. Meslek eğitimine geçmeye hazır…”

  Evet, 2000 yılında öğrenim belki de böyle olacak. Ğeniş öğrenci kitlelerine ders veren, sınav yapan bilgisayarlar, yetersiz öğrencilere evde minik okul kompüterleri yardımıyla ödev hazırlamalarını önerecekler. Zeka ve yetenek derecelerine göre gruplandırılmış sınıflarda derslerin hemen ardından öğrenci, önündeki haberleşme düğmesine basarak egzersizleri kompüterlerin önderliğinde doğrulamalı olarak yapacak. Takıldığı an, oturduğu koltuğun kenarındaki küçük ekranda ana metin ayrıntılı olarak yeniden açıklanacak ve öğrencinin konuyla ilgili soruları özel olarak bilgisayar kanalıyla cevaplandırılacak. Eğer çocuğun hala bir şüphesi kalırsa evdeki merkezle bağlantılı mini okul bilgisayarı devreye girecek ve işin en güzel yanı; ana babaların çocuklarıyla birlikte akşamları problem çözme kabusu sona ermiş olacak.

image4


  MESLEKLER EL DEĞİŞTİRİYOR

  Muhteşem bir otelin kapısından içeri girdiniz diyelim. Resepsiyona ilerleyecek nasıl bir oda istediğinizi söyleyeceksiniz. Sese duyarlı, dört beş dil bilen resepsiyonist bilgisayarın kolu size oda kapınızın anahtar kartını uzatacak ve kimliğinizi konuklar listesine kaydedecek.

  Karnınız mı acıktı? İşte köşede büyük bir lokanta sizi bekliyor. Yalnız sevimli garson kızlar ümit etmeyin. Burada karnınızı ya tepsinizi parayla işleyen dev dolaplardan aldığınız yiyeceklerle dolduracak, ya da bugünkülere pek benzemeyen mekanik yürüyüşlü robot garsona menüden bir şeyler ısmarlamakla yetineceksiniz.

  Veya gürültülü komşunuzla mahkemelelik olduğunuz diyelim. İyi bir avukat gerek size. Gidip bir avukatlık firmasından tüm yasaları içeren bir makine kiralayacak ve koyulan kurallara uyğun muhakeme ve savunma yapabilen bir makinenin sizi yargıç önünde haklı çıkarmasını bekleyeceksiniz.

  Ya da diyelim mide ağrılarından şikayetçisiniz. Bir asır öncesinde olduğu gibi hemen doktora koşmak gereksiz. Kalkıp bir hastanenin teşhis servisine, uzman bir bilgisayara muayeneye gideceksiniz. Sizi tıbbın en gelişken yenilikleriyle baştan başa tarayan makine teşhisinizi koyup ancak ondan sonra tedavi için doktora yollayacak.

  Bu durumda kimbilir belki de 2000 yılının en geçerli meslekleri robot imalat bakım ve tamir firmaları, güneş pili yapımcılığı, uzay dünyü dolmuşçuluğu olacak. Günlerce gazetelerde ilan verip iş arayan bir tornacı ve petrol uzmanı sonunda eleman arayanlar sütunlarındaki şu isteklere göz gezdirmek zorunda kalacak: Okyanus dibindeki şantiyemizin mutfağı için doğal su ürünleri seçimi yapabilecek bir uzman aranıyor… Uzay psikolojisi konusunda en az beş yıllık iş tecrübesine sahipseniz bize başvurunuz… Biyonik aktörlerle dövüşecek 100 figüran alınacak. Müracaat: Uzay Stüdyoları, Hollywood…

image3


  REKORLAR KIRILMAZ OLUNCA

  Bugün tüm dünyayı heyecandan çılgına çeviren yüzme ve atletizm remortmenleri, 21. asırda önce bir süre biyonik yedek parçalardan medet umacak, bir noktadan sonra da o daldaki rekorları kırılamaz hale getirecekler. Böylece birçok spor dalı unutulurken rekorlara açık yeni branşlar örneğin roketlerin yarıştığı uzay rallileri ve astronot elbiseleriyle havada oynayan uzay futbolu doğacak.

  Diskotek ve konser salonlarında ise elektronik beyinlerin besteledikleri şarkı ve melodilerle eskisi gibi hızlı hareket etme yeteneğini yitiren gençliği, ellerinden geldiğince coşturmaya çalışacaklar. Yine de 21. yüzyılın en şanslı kişileri çocuklar olacak. Ellerinde suni dondurma, uzay lunaparklarında doyumsuz saatler geçirecek, gezerken otolardan inip roketlere binerek göktaşı savaşlarını izleyip astronot elbiseleriyle fotoğraf çektirerek çocuk olmanın hiçbir asır değişmeyen sevincini yaşayacaklar.

    

   Bağlantılar:

- Yazıdaki resimlerin kaynağı
.

06 Eylül, 2011

İçkiler


  Bu yazıda, ‘akşamcı şair’ diye diye Ahmet Haşim’i bir nesle, akşamdan sabaha kafayı çekip kafası bulutlu olarak şiir yazan bir adam zannettiren edebiyat öğretmenlerini bir kenara bırakalım ve Haşim’in İkdam gazetesinde yayımlanan -ve bu sefer sahiden kafayı çekmekle ilgisi olan- İçkiler adlı yazısını paylaşayım.

  İkdam, Haşim’in harikulade yazılarının da yayımlandığı ve Haşim’in buradaki yazılarından toplama yapılarak yayımlanan Bize Göre adlı kitabının çıkmasına vesile olan gazetedir. Şairin Bize Göre adlı kitabında da bulunan Fransız kadınıyla ilgili güzel tespitlerini Fransız Kadını isimli bir gönderinin kaynağı olarak kullanmıştım.

  Aşağıda okuyacağınız İçkiler adlı yazı ise, yine bu sitede yayımlanan bir diyalog ile ortak bir noktaya sahiptir ki bu ortaklık, iki yazının da Erdal Alova’nın İçki ve Edebiyat Alemi adlı kitabında bulunmasındır. Bir sabah vakti gönderdiğim, Orhan Veli’yle başlığı altında bulunan bu diyalogdan üç sene sonra yeniden bir sabah vakti elime geçen İçki ve Edebiyat Alemi’nden bu kez paylaşacağım yazı, Ahmet Haşim’in bahsettiğim, İkdam gazetesinde yayımlanan İçkiler adlı kısa yazısıdır.


   İÇKİLER

  Gerçi bütün sarhoşluk veren içkiler alkolden yapılır. Bu itibarla hepsi de birbirinden farksızdır, fakat bana öyle geliyor ki, bunların uzviyet üzerinde tesirleri başka başkadır. Sanki hepsinin ayrı birer maneviyatı ve ayrı birer çehresi var.

  Böyle bir farkın mevcut olabileceği fikrini bana veren rakı sofralarının halidir.

  Sanki rakı, mideye girince, orada makul iştihalar yerine birtakım delice arzular uyandırıyor.

  Rakı, kadehler içinde bulanık rengini göstermeye başlar başlamaz, masa etrafındakilerin ağzı birden, soğan, sarmısak, turp, pastırma, turşu, tuzl balık ve buna benzer şeyler çiğnemek arzusuyla salyalanmaya başlar.

  Bir rakı sofrasında iştihayı uyandıran etler hangileridir? Hayvan leşinin hep yenilmemesi, atılması lazım gelen kısımları, işkembe, bağırsak, ciğer vesaire. Böyle zarafetsiz bir oburluk uyandıran yalnız rakıdır.

  Şarabın arkadaşları meyvelerdir.

  Viski, olsa olsa ancak tuzlu bademle içilebilir.

  Hatta yemekten evvel veya yemekten sonra alınan birçok içkiler insanda maddiyatı hasfeder gibi içmek arzusundan başka her türlü mide arzularının ağzını kapatır.

  İçkiler içinde aksülamelleri bedii manada hiç güzel olmayan rakı olsa gerek.

(İkdam, 2 Kasım 1926)


   Bağlantılar:

- Orhan Veli'yle

- Fransız Kadını

.

11 Haziran, 2011

Hürriyet, 1980 Ansiklopedik Yıllığı #4 - Merhaba 21. Yüzyıl #1


Hrriyet[2][6]Kronolojik yurt ve dünya olayları, geçen yılın içte ve dışta en önemli 10 olayı, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarının ve başbakanlarının biyografileri, geçen yılın sanat olayları, son 10 yılda dünyadaki en önemli gelişmeler, sağlık bilgileri, dünyadaki dinler, 21. yüzyıl dünyası, enerji, ekonomik ve dünya hareketlerinin incelenmesi ve tarihi, coğrafi konuları içeren binlerce bilgi…

Fiyatı: 100 LİRA


 

  Hürriyet 1980 almanağından yaptığım alıntıların (1, 2, 3) belki son, belki de sondan bir önceki ve en eğlencelisi: 2000 yılların başında bizleri neler bekliyor.

  Bu ilk bölümde var olan, 1980 yılı itibarıyla 21. yüzyılda bizi nasıl bir dünyanın beklediğiyle ilgili başlıkları özetlemek gerekirse:

  • Biyonik revizyonlar, suni kan, biyonik insanlar ve uzuv bankaları
  • Biyonik insan olmak için gerekenler
  • Kavanoz bebekleri, adım başı Muhammed Ali, John Travolta ve Arthur Rubinstein
  • Kanserin sonu
  • Torununun torununu göremeyecek olanlar için çözüm yolları, 100 yaşına kadar yaşamanın sıradanlığı
  • Evdeki hizmetçiniz Robot A’nın sofraya konsantre çorba ya da 2 aylık tavuğu getirmesi
  • Yosunları hor gören gören karakter yoksunlarına tokat gibi cevap ve ev kadınlarının yosun tutkusu

  Aşağıdaki satırların tümü -not kısmı hariç-, bahsi geçen almanaktan alınmıştır.

 

MERHABA 21. YÜZYIL

 

Hürriyet Gazetesi 1980 Ansiklopedik Yıllığı


  İşte 2000 yılında orta halli bir ailede karı-koca kavgası:

5 yıldar Prenses Croline yüzüyle dolaşıyorum. Vallahi bütün komşular alay ediyor. Çoktan modası geçti bu yüzün. Hoş ben rezil olmuşum, demode demişler, senin umurunda mı?”

-“Hanım elimiz bollanınca yine yüzünü değiştirirsin. Bak çocukların okul taksidi var bu ay…”

-“Kim dedi onları ay’da okut diye. Yol masrafının altından bile zor kalkıyoruz. Hadi güzellikten geçtim, bari gidip şu kalbimi yeniletelim. İkide bir aksamaya başladı. Bir gün tak diye duruverirse, iki çocukla bir başına kalırsın. Yine dua et, başka kadınlar gibi kalbim ille debiyonik olsun demiyorum. Normal bir nakil yaptırsak yeter.”

  Ve karı-koca kalkıp uzuv bankasına gidiyorlar.

  Evet, 2000 yılı ve sonrasında sağlık dünyasında yeni alışkanlıklar var. Ama önce 21. yüzyıl insanının hiçbir rötüş yapılmamış görünümüne göz atalım: Sağ kolu sol kolundan uzun, gözleri büyümüş küçük ayaklı, eklemleri zor hareket eden koşmayı unutmuş bir nesil. Nakillere, estetik ve biyonik revizyona girmediği takdirde “insan”ın görünümü böyle olacak.

  Ama dileyen için bionik kol ve süper gözden güçlendirilmiş beyinlere kadar her tür imkan hazır bulunacak.

  Böbrek yetersizliği mi çekiyorsunuz? Hemen uzuv bankasına koşup eskisini yenisiyle değiştirebileceksiniz. Paranız bol ise hiç bozulmayan bir metalden yapılan ve vücuda kolaylıkla uyum sağlayabilen otomatik suni böbreği hiçbir rahatsızlık hissetmeden kullanabilecek, ağrılara paydos diyeceksiniz. Suni kanla birlikte hiç tıkanmayan yapay damarlar ömrünüzü uzatırken, bir de bakacaksınız sağınız solunuz biyonik insanlarla doluvermiş…

 

SİZ DE BİYONİK ADAM OLABİLİRSİNİZ

  Lee Majors ve Lindsay Wagner ile Linda Carter biyonik adam ve kadının rücizelerini şimdilik yalnızca ekran ve beyazperdede sergiliyorlar ama önümüzdeki çeyrek asır içinde insan uzuvlarının elektronik ve mekanik yedek parçalarla değiştirilmesi, kurgu bilim olmaktan çıkacak. Bilgisayarlı minik TV kameralı gözleri, bilgisayar denetiminde hareket eden kol ve bacakları, ses ve mıknatıs komutlarıyla faaliyete geçen adeleleriyle kelimelere dönüştürüp, konuşmasını bile becerecek. Gerçek şu ki, “anadan doğma insan”ın yerini “sonradan alma” bir nesle bırakacağı günler pek uzak değil.

 

TÜP BEBEK SONRA KOPYA BEBEK VE KAVANOZ BEBEĞİ

  1978 yılının harikası tüp bebek Louise Brown 2000 yılında 22 yaşında güzel bir genç kız olarak dünyanın ilk tüp bebeği ünvanını korurken, bu yöntem artık fallop borusu tıkalı anneler için çocuk sahibi olmayı mümkün kılacak basit bir buluş olarak yaygın biçimde kullanılacak. Hatta doğum yapması mümkün olmayan kadınlar bile, tüptü döllenip rahim şartlarının aynen yaratıldığı bir kavanozda gözlerini dünyaya açan yavrular sayesinde analık zevkini tadabilecekler.


Not: Bahis mevzusu kadının doğduğu dönemden bir gazete kupürü ve Louise Brown’ın 2003 yılında BBC’de yayımlanan haberi ve fotoğrafı:

        louise_brown   _39327017_babies_pa_203


  Günümüzde yeni gelişmeye başlayan genetik mühendisliğinin şimdiden çalışma kapsamına aldığı, “Kopya insan” üretimi deneyleri sonunda ise, ahlaki değerlerin ve yasaların izin vermesi koşulu ile arzulanan kimseden alınan tek bir hücre ile o kişinin bir kopyasını yaratmak mümkün olacak.

  Örneğin bir Muhammed Ali, bir Arthur Rubinstein bir John Travolta yaratmak için bu ünlülerden tek bir hücrenin alınması yeterli. Ancak adım başı Muhammed Ali ve Travolta ile dolu bir dünyada, onlara özgü ustalık ve becerinin ne derece kıymetini koruyacağı da meçhul tabii.


VE KANSERE AÇILAN SAVAŞ KAZANILIYOR

  Günümüzün gözü dönmüş canavarı kansere gelince, bu kabusun 21. asır insanı için geçmişte kalan bir hastalık olacağını şimdiden müjdeleyebiliriz. Karbonhidratlar, nikel, çinko, kobalt, madeni yağlar, nikotin, plastik maddeler ve deterjanların, gerek plastiğe can veren petrolün azalması veya tükenmesi gibi zorunlu nedenlerle, gerekse sağlık önlemi olarak insan yaşamından silinmesi, kanserin kimyasal nedenlerini hemen tümüyle ortadan kaldıracak. Hava kirliliği sorunu ise yeni arıtma ve filtre sistemleri, ayrıca yakıt değişikliği nedeniyle, kanseri davet eden bir etken olmaktan çıkacak.

Kan kanseri ve yumurtalık kanserleriyle ilişkili olduğu öne sürülen röntgen ışınları ise yeni teşhis sistemlerinin uygulamaya girişiyleunutulurken, suni doku naklinin gerçekleştirilmesi, hastalıklı dokuların tedavisinde yaygın kullanılır bir yöntem olacak.


  AH ÖMRÜM OLSA DA TORUNUMUN TORUNUNU GÖRSEM

  Üzülmeyin göreceksiniz 21. asırda 100 yaşına kadar yaşamak bir temenni, bir umut olmaktan çıkıp sıradan bir nitelik kazanacak. Hatta Californiya Üniversitesi’nden Dr. Alan French’in araştırmaları sonunda vücudu dondurma yoluyla ömrün ortalama üç kat uzatılabileceği şimdiden ortaya çıktı. Bugün 100 kişinin başvurmasına rağmen yasal nedenlerden dolayı buluşunu insanlarda deneyemeyen Dr. French kimbilir belki de 2000 yılında büyük bir öncü olarak adından söz ettirecek.


  EVİNİZİ ROBOTLAR ÇEKİP ÇEVİRECEK

  “22 yılda ne olabilir ki?” demeyin. Belki de farkında olmadan 2000 yılının yaşamını tanımaya başladınız bile. Çok değil kısa bir süre önce Amerikalılar, robot hizmetçilerin gelecek yıl piyasaya sürüleceğini açıkladılar. Düşünün bir kere oturduğunuz zaman vücudunuzun şeklini alan yumuşacık koltuğunuza kurulup, mutfakla haberleşmeyi sağlayan düğmeye basıyorsunuz ve sesleniyorsunuz: “Sade kahve getir” ve sudan ucuza aldığınız iki yıl garantili robot A, üstünde dumanı tüten sade kahveyle ağır ağır yanınıza yaklaşıyor, Acıktınız mı? Yine basın düğmeye Robot A artık her evde geniş çapta kullanılır olan derin soğutucadan çıkardığı 2 aylık bir tavuğu elektronik mikro dalga fırına atıverecek veya konsantre domates çorbası tenekesinden aldığı birkaç damla sıvı ile size doyumsuz bir çorba hazırlayacak.


  YOSUNLARI HOR GÖRMEYİN

  Aslında artan nüfus ve yoğun kentleşme sorunu içinde insanoğlunun ne süre taze besin sebze, meyve yiyebileceği merak konusu tabii. Aşı, besleyici vitamin ve gübreleme ile verimin artırılmasına karşılık, ekim yapılan alanların azalacağı gerçeği, 21. yüzyıl insanını bir kile elmaya iki bin lira ödeme zorunda bırakabilir. Yiyecekten söz etmişken, Okyanusların el değmemiş sayabileceğimiz besin kaynağı yosunları unutmamak gerek. Bugün bazı uzak doğu ülkelerinde yenen yosunun 2000 yılının ev kadınında pek rağbet edeceği bir yemek malzemesi olacağı şüphesiz.

  21. asrın ziyafet sofralarında yosun püresi, yosun salatası, soslu yosun haşlaması belki de şık kutularda sunulan protein peltelerinden vitamin haplarından çok daha leziz olacak.


  Bağlantılar:

- Hürriyet Ansiklopedik Yıllığı: #1  #2  #3

.

21 Nisan, 2010

Ebuzer, Şeriati, Dostoyevski


  “Evinde ekmeği olmayan yoksulun eline kılıcı alıp bütün halka karşı ayaklanmamasına şaşıyorum.” *

Cünade’nin oğlu Cündeb, Ebu Zer el-Gıfâri

 

  Muhammed’in dini hakikidir yahut değildir. Bunu bilemeyeceğiz hiçbir zaman. Herhangi bir dine (belki de Muhammed’inkine) inanacaksınız yahut inanmayacaksınız. Vurgulamak istediğim noktada hiçbir önemi yok tüm bunların.

  Osman bin Affan’ı duydunuz mu hiç? Hazreti Osman şeklinde kulağınıza çalınmıştır belki. İşte bu adam, kendine peygamber olarak bellediği Muhammed’in (gerçekten bir peygamber olup olmamasının hiçbir önemi yok bu minvalde, Osman’ın buna inanması yeterli), hakkında:

  “Ne mavi gökyüzü Ebuzer’den daha doğru sözlü birinin üstüne gölge salmış, ne de kara toprak böyle bir adamı kucaklamıştır.”

dediği rivayet olunan, tarihin kaydettiği en büyük şahsiyetlerden biri olan Ebuzer’i bile, Rebeze çölünün ortasına, tek başına, acı çekerek ölmesi için gönderebilecek kadar acımasızlaşmıştır. Çünkü o Ebuzer tüm nefesini, “Halk neden yoksul” diyerek harcamıştır ömrü boyunca; iktidar sahiplerini, bir gün halkın adaletsizlikler karşısında Ebuzer önderliğinde isyan edeceği korkusuyla yaşatarak yıllarca.

  Bin beş yüz yıl sonra da değişen pek bir şey olmadı yeryüzünde. “Halk neden yoksul, bu insanlar neden yoksul” diyerek sesini yükseltenleri sürüyorlar hala yollara. Çöllere değil belki ama, tehlike arz etmeyecek kadar uzaklara.

  Evet, insanlık hiçbir şey öğrenmiyor. Andrey Tarkovski’nin dediği gibi, hiçbir şey öğrenmediğini son dört bin yılda yeteri kadar kanıtladı.


     Yazının başındaki, Ebuzer’in kelamı için Ali Şeriati şu dipnotu düşmüştür bir yerlerde:

* “Ayaklanabilir demiyor, hata ayaklanmalıdır da demiyor. Ayaklanmamasına şaşıyorum diyor. Bundan da önemlisi, yöneticiye, sömüren sınıfa demiyor. Halka karşı diyor! Yani eğer sen açsan, bundan bütün toplum sorumludur. Bu sözde derin iki nokta vardır: Biri şudur: Ebuzer (mahrumlar silahla ayaklanabilirler ya da ayaklanmalıdırlar demiyor, neden silahla ayaklanmadıklarına şaşıyorum) diyor. İkinci nokta da şudur: Hakim sistem veya sınıfa ya da sömürücüye, sermayeciye karşı değiş, tüm halka karşı diyor! Çünkü eğer ben evimde ekmek bulamıyorsam, tüm halk sorumludur, üstelik ölüme mahkumdur! Dostoyevski şöyle der: Bir cinayet işlenirse, sessiz kalanlar da cinayete ortaktır. Ama bu iki sözün değer farkı ortadadır.”

 .

26 Mart, 2010

İki Mutfak


İnsancıklar, Dostoyevski

  Ben mutfakta oturuyorum, daha doğrusu şöyle: Mutfağın yanında (önce şunu söylemeliyim, mutfağım temiz, aydınlık, çok hoş bir yerdir) evet ne diyordum, mutfağın yanında küçük, mutevazı bir oda var... Şöyle dersem çok daha iyi olacak: Üç pencereli, oldukça geniş mutfaktan, özel durumlarda kullanılmak üzere tahta perdeyle bir yer ayrılmış. Hayli geniş bir oda bu, penceresi bile var. Anlayacağınız her çeşit konfora sahip... İşte benim köşem burası. Aklınıza kötü bir şey gelmesin sakın anacığım. Gerçi mutfakta bölme gerisinde oturuyorum ama önemi yok bunun. Hiç değilse biraz uzağım o gürültüden. Karyolamı kurdum, masamı, komodinimi (hepsi iki tane), sandalyelerimi yerleştirdim, duvara bir tasvir astım.

 

Ben, siz, diğerleri

  Ancak mutfakta oturuyorum, hatta şöyle diyelim: Mutfak bile sayılmaz (önce şunu söylemeliyim, mutfağım daracık, kirli ve loş bir yerdir) evet ne diyordum, mutfağın yanında çok küçük, kümes gibi bir bölme var... Şöyle dersem çok daha iyi olacak: Tek bir penceresi olan, iki insanın zor döneceği genişlikteki mutfaktan, benim gibi sefillerin kalması için bir tahta parçasıyla ayrılmış, küçücük bir ‘oda’ bu. Penceresi bile var, eğer duvardaki delikleri pencereden sayacaksak. Anlayacağınız, türlü sefaletle boğuşuyorum... İşte benim köşem burası. Beni düşünmeyin yine de anacığım, gerçi mutfakta bile bir yer bulamadılar bana, bir tahta bölmenin arkasında oturuyorum ama ne yapalım. Hiç değilse yaşıyorum ya Allah'ım, bunu bile bulamayanlar var. Karyolam yok, masam da. Bir sedirin üzerinde uyuyorum. Senin resmini asacaktım duvara ama onun için de uygun bir yer bulamadım, yastığımın altına koydum.
.

24 Şubat, 2010

Süleyman Efendi'nin Nasırına Şiir Düzenler, Fasulyeye Divan Yazanlar


Garip_thumb  Türk Edebiyatı dergisinin bu ayki sayısında, “Hiçbir Şeyden Çekmedi Karikatüristlerden Çektiği Kadar” başlıklı yazıyı görünce hatırladım Süleyman Efendi’yi. Hiçbir şeyden çekmediği kadar nasırından çeken Süleyman Efendi’yi. Doğrusu, hiçbir şeyden çekmediği kadar Orhan Veli’ye çektiren Süleyman Efendi’yi.   

   Aslında, Gariplerin en garibi Orhan Veli ve arkadaşlarının (Melih Cevdet, Oktay Rıfat) Varlık dergisinde “Edebiyatımıza yeni bir hava getiren üç şair” cümlesiyle sunulmasından sonra başladı her şey. İlk olarak da, şu espriyle: “Edebiyatımıza ne getirdiler? Hava!”.

  Edebiyatçıların hemen tamamının karikatüristlere konu (meze) olduğu bu dönemlerde (liseli ve üniversiteli çocukları güldürmek için, çirkin çizimlerin yanına satırlar dolusu kötü esprinin doldurulduğu dönemlerin henüz gelmediği dönemler olarak da ifade edebiliriz), karikatüristlerin  hiç acıması yoktu edebiyatçılara. Mizahçıların sataşmalarından en çok pay alan da Orhan Veli’ydi kuşkusuz. Sebebi de “Mezar Taşı Yazıtları” idi:

 

KİTABE-İ SENG-İ MEZAR

  I

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendiye

 

orhan veli  Yazık oldu Süleyman Efendi’ye cümlesiyle ilk bölümü biten bu şiir, Orhan Veli’nin başını çok ağrıtacaktı ve fakat o, şiirini yazarken buna ihtimal vermiş miydi bilinmez.

  Orhan Veli’yle ilgili ilk karikatür, Cemal Nadir’den tarafından çizilmişti. Karikatürde, üzerinde “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” cümlesinin yazılı olduğu bir mezar taşının başında konuşan iki kişiden biri diğerine “Burada kim medfun üstad?” diye sorarken diğeriTürk Edebiyatı” cevabını veriyordu.

  Tabii ki ataklar bununla bitmemişti. Yine bir başka karikatürde, “Vaktiyle Süleyman Efendi’nin nasırına şiir düzenler, şimdi fasulyeye divan yazarlarsa hiç şaşırmam” deniyordu.

  Bunun gibi birçok karikatür yüzünden bunalan Orhan Veli, şiirini yazarken bunca tepki alacağını düşünmüş müydü bilinmez sahiden. Ancak bunu düşünmesi pek de mümkün olmayan bir başka kişi vardı ki, o da Nurullah Ataç’tı. O dönemde Orhan Veli’yi kollayan Nurullah Ataç, tepkilerden en çok nasiplenen ikinci kişiydi belki de. Orhan Veli’nin kundaktaki haliyle Nurullah Ataç’ın onu emzirdiğini çizenler mi ararsınız, yoksa Padişah Veli’nin eteklerinde dolaşan bir Ataç mı.

  Orhan Veli ise tüm bunlara, Varlık dergisinin bir sayısında “Karikatürden Şiire” başlıklı yazısıyla şu şekilde cevap vermiştir:

“Karşı karşıya yahut yan yana iki kişi çiziyorlar, altına da iki satırlık bir konuşma… Konuşmanın çizgiyle hiçbir alakası yok… O yazıları kaldırıp yerine başka bir konuşma koysanız çizgileri bozulmayacak… Öyle iki kişi birbirleriyle hiç münasebetleri yok. Biri karikatürle hiç ilgisi olmayan bir resim, öteki de o resimle hiç ilgisi olmayan bir nükte…”

  Hatırlatmak istediğim bir başka konu ise, o dönemki bir ilaç firmasının, Veli’nin bu nasırlı şiirini ilaç kutularının üzerinde kullanmak için yüklü bir meblağ teklif ettiğidir ki, bu da işin ne kadar komikleştiğinin başka bir kanıtıdır.

  Orhan Veli en güzel yorumunu ise Sait Faik ile yaptığı söyleşide,  Sait Faik’in “Sizde o zamanlar nasır var mıydı?” sorusuna karşılık kayda geçirmiştir:

“Süleyman Efendi şiirinden sonra ahı tuttu. Bende de nasır çıktı.” 

.

22 Kasım, 2009

Fransız Kadını


  Ahmet Haşim’in, “Bize Göre” ve “Seyahatte” başlıkları altında İkdam gazetesinde yayımlanan yazılarının toplandığı eseri Bize Göre‘nin (hatırladığım kadarıyla Alkım Yayınevi basımına sahiptim) 104. sayfasında şu tespit (uzun zaman önce kaydettiğim bu cümlelerin yazı başlıklarını not almayı unuttuğumu itiraf edeyim) yer almaktadır:

“Kadınlar için gerçek çekiciliğin ezeli ilkesi, bize göre daima şundan ibaret kalacaktır:

Çok konuşmamak ve yılışmamak.”

  Birkaç sayfa sonra ise, bahsi geçtiğinde çoğumuzun zihninde belirli bir çağrışım yaptığını düşündüğüm (muhtemelen aklınıza bir de sinema oyuncusu geliyordur) Fransız kadınıyla ilgili şu cümleler yer almaktadır:

“Gayet sade giyinen hatta kıyafetçe ilkel bir şekil oluşturan bu çoğunlukla henüz saçlarını kestirmeyen kadının bütün tehlikeli çekiciliği, ağırbaşlılığından, saflığından, konuşmasından ve bilhassa o anlatılmaz cilve ve edasından geliyor. Bunlar, bütün dünyanın en güzel kadınlarına, Parisli kadının cesaretle meydan okuyabilmesi için yeterlidir.
---
Fransız kadını dünyanın diğer kadınlarını sırma ve ipekten örülmüş en sihirli kıyafetlere soktuktan sonra, onları sırtüstü yere getirir. Bir aşk dakikasının lezzetine sonsuzluk verecek gücü taşımayanlar, süsten medet ummakta belki çok haklıdırlar. Fakat ipekler ve boyalar, ruhun eksikliklerini bilmem ki nasıl tamamlayabilir.” (122. Sf)

***

“Fransız kadını ruhunu cisminden ayırmayı biliyor. Bu büyük bir hüner ve yeterli bir erdemdir.” (124. Sf)

  Kuşkusuz, bu güzellikte tarifler yapabilecek çok az kalem vardır ki, Ahmet Haşim bunların en önde gelenlerindendir.

.

11 Kasım, 2009

Hürriyet, 1980 Ansiklopedik Yıllığı #3


(Önceki yazının devamı…)

Hrriyet[2]

Kronolojik yurt ve dünya olayları, geçen yılın içte ve dışta en önemli 10 olayı, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarının ve başbakanlarının biyografileri, geçen yılın sanat olayları, son 10 yılda dünyadaki en önemli gelişmeler, sağlık bilgileri, dünyadaki dinler, 21. yüzyıl dünyası, enerji, ekonomik ve dünya hareketlerinin incelenmesi ve tarihi, coğrafi konuları içeren binlerce bilgi…

Fiyatı: 100 LİRA


  1979’DA TÜRKİYE’DE NELER OLDU?


1979’da Türkiye’de Anarşi Doruktaydı…

  * 1979 yılında en yüksek noktasına varan enerji bunalımı, tüm yurtta hayatı felce uğrattı. Enerji bunalımının yanı sıra döviz sıkıntısı da ülkemizi zor günlere itti.

  Türkiye’de 1979’a iki önemli sorun damgasını vurdu. Bunlardan biri terör, öteki ekonomik bunalımdı.


K.Maraş Olaylarının Tarihi Duruşması

  * Kahraman Maraş’ı kana bulayan korkunç olayların davasına 1979 yılında devam edildi…

  Adana Kapalı Spor Salonunda 4 Haziran 1979 günü Türkiye adalet tarihinin en çok sanıklı davası. Bu, “Kahramanmaraş olayları” diye anılan ve 111 kişinin ölümüne yol açan olayların duruşmasıydı. Adana, Kahramanmaraş ve Urfa illeri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesince bakılan davanın sanık sayısı 592’si tutuklu olmak üzere 813 idi. Bu sanıklardan aralarında on da kadın bulunan 330’u idam istemiyle yargılanıyordu.


Abdi İpekçi Öldürüldü…

2 şubat 1979 tarihli Milliyet (Cihan Demirci arşivi) * Türk basınında demokrasinin savunucusu gazeteci Abdi İpekçi’yi öldüren Mehmet Ali Ağca, cezaevinden kaçmayı başardı.

  1979’da, ondan önceki yıl gibi şiddet olaylarının ve terörün tırmandığı bir yıl oldu. 2 Şubat 1979 günü siyah başlıklarla yayınlanan gazeteler terörün doruk noktalarından birini simgeliyordu. Ve Hürriyet, siyah başlıkla çıkış nedenini açıklayan yazısında, 1979’da terörün kanlı tablosunu çerçeveliyor, şiddet olaylarının boyutlarını tümüyle özetliyordu. Hürriyet’in “Siyah Başlık Çünkü..” adlı yazısı şöyleydi:

  “Siyah başlıkla çıkıyoruz. Bunun elbette bir değil, birden fazla nedeni var…

  Aylardan beri terör durmak bilmeksizin tırmanıyor. Öğretmenler, öğrenciler, işçiler, savcılar, polisler ve nihayet…” (…)


Olaylı Bir 1 Mayıs Daha…

  * Sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine rağmen 1 Mayıs 1979’da olaylar meydana geldi.

  * Türk-İş Başkanı Halil Tunç ayrıldı, yerine başkanlığa İbrahim Denizciler seçildi.

  Türkiye’de uzun yıllar bazı gruplar tarafından özel olrak kultanan ve 1976’da yığınsal büyük törenlerle kutlanmaya başlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın 1979 yılında kutlanması başlıbaşına bir olay oldu ve 1 Mayıs günü Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine yol açtı. 1 Mayıs öncesinde başta DİSK Genel Başkanı olmak üzere bazı sendikacılar, 1 Mayıs günü ise başta TİP Genel Başkanı olmak üzere bini aşkın kişi gözaltına alındı.


Kanlı Baskın

  * Ankara’daki Mısır Büyükelçiliğini basan Filistinli dört gerilla ölüm cezasına çarptırıldılar…

  Ankara’daki Mısır Büyükelçiliği’nin Filistinli gerillalar tarafından iki Türk güvenlik görevlisinin şehit edilerek basılması ve elçilikte bulunan 17 görevlinin 45 saat rehin tutulması, 1979 yılının, boyutları Türkiye’nin sınırını aşan, sonuçları dış politikaya yansıyan önemli ve olağanüstü heyecanlı bir olay idi.


Ara Seçimden AP Galip Çıktı…

   * 14 Ekim 1979’da yapılan ara seçimlerinde Adalet Partisi beş milletvekilliğinin tamamını alıp, senatörlüklerin de çoğunu kazanınca CHP iktidarı bıraktı…

  Türkiye 1979 yılı içinde, sonucuyla hükümet değişikliğine yolaçan önemli bir seçim geçirdi. Seçim, aslında Cumhuriyet Senatosu üçte bir yenileme ve beş ilde miletvekili ara seçimiydi ama, daha kampanyanın başında bir genel seçim havasına bürünmüştü.


Kıbrıs’ta Durum 1979’da da Sonuca Bağlanamadı…

   * Uzun Yıllardır çözümlenemeyen bir sorun olarak Türkiye’nin iç ve dış politikasında baş sıralarda yer alan Kıbrıs konusu 1979 içinde de aynı niteliğini sürdürdü.

  Kıbrıs sorununda 1974 Barış Harekatından bu yana en önemli sayılabilecek gelişmelerden biri, iki yıl aradan sonra toplumlar arasında ikili görüşmelerin yeniden başlaması oldu. Denktaş ile Kipriyanu’nun “zirve” buluşması ise 1979’un umut veren olayı idi.


Papa Türk Toprağını Öptü…

papa[18]   * Ortodoks ve Katolik kiliselerini birleştirmeyi amaçlayarak Türkiye’ye gelen Papa’nın ziyareti dünyada yankılar uyandırdı.

  Katolik dünyasının lideri Papa John Paul II.’nin Türkiye’ye ziyareti, hem “Hristiyanlığın birleştirmesi” çabaları yönünden Hristiyan alemde önemle izlendi, hem bu ziyaretin İslam ülkelerinde dinsel toplumsal hareketlerin doruk noktasına ulaştığı bir döneme raslaması bakımından ilgi topladı.


Deniz Yandı…

  * Haydarpaşa açıklarında Yunan Şilebi ile çarpışarak yanan Rumen Tankeri İstanbul’lulara korkulu günler yaşattı.

  * Atatürk’ün yatı Savarona ada açıklarında yanarken Türk milletinin de yüreği yandı.

  İstanbul 1979’un son aylarında heyecan, korku ve üzüntü veren iki deniz yangınını ardarda yaşadı.


1979’da Zamlardan ve Devalüasyondan Kurtulamadık…

  * Hayat pahalılığı, tıpkı terörün olduğu gibi, 1979 yılında da tırmanışını sürdürdü. 1979 yılında enflasyon hızının yüzde 70’i bulduğu, işsizlik oranının yüzde 15’e ulaştığı hesaplanıyor. Bu, ağır bir ekonomik bunalım tablosu demekti.

.

25 Ekim, 2009

Van Gogh: The Letters with Sketches (İngilizce İçerik)


***
(Van Gogh’un -artık herkesçe bilinen- mektuplarından (en geniş içeriği bu bağlantıda bulabilirsiniz) birkaç örnek var aşağıda. Birlikte verildikleri resimler ise -orijinallerinde olduğu gibi-, Vincent Van Gogh’un mektupları yazarken yanlarına iliştirdiği çizimlerden ibaret. Buradakinden daha fazla örneği BibliOdyssey adlı sitede bulabilirsiniz.)
***

  These are the sketches of Vincent van Gogh, which had been attached to his letters. You can access a larger database –all Van Gogh’s letters to his acquaintances- here in official page. This post has been inspired by BibliOdyssey.

  Four People on a Bench                               To Theo from The Hague, 1882 – September

Four people on a bench"Well, I hope that the small bench, even if not yet saleable, will show you that I have nothing against tackling subjects with something agreeable or pleasant about them, which are thus more likely to find buyers than things with a more sombre sentiment

I’m adding another to the small bench as a pendant, also a part of the woods. I drew the bench after a larger watercolour that I’m working on in which the tones are deeper, but I don’t know whether I’ll succeed in carrying it out or completing it. The other was done after a painted study.

There’s so much paint around that it has even got onto this letter — I’m working on the big watercolour of the bench. I hope it comes off, but the great problem is to retain detail with deep tone, and clarity is extremely difficult. Adieu again, a handshake in thought, and believe me.”

Ever yours,
Vincent

 

Miners in the Snow Winter                       To Theo from The Hague, 1882 – October

Miners in the snow winter

“Imagine, this week to my great surprise I received a package from home — with a winter coat, warm trousers, and a warm lady’s coat. I was very touched.

The churchyard with the wooden crosses is often on my mind, so I may do some studies for it in advance – I would like to do something like that in the snow – a peasant funeral or the like. In short, an effect like the enclosed scratch of miners. Just to complete the seasons, I’m sending a scratch of spring and one of autumn with it, which I thought of while making the first. (…)

Adieu, and write as soon as you can, and believe me.”

Ever yours,
Vincent


Man in a Village Inn
              To Theo from the Hague, 1883 – March

man in a village inn "Here’s a scratch, for example, that I did in that kind of daydream. It shows a gentleman who has had to spend the night at a village inn due to the late arrival of diligence or some such reason. Now he has risen early, and while he orders a glass of brandy for the cold he pays the innkeeper’s wife (a woman with a peasant’s cap). But it’s still very early in the morning, ‘the crack of dawn’, — he must catch the mail-coach — the moon is still shining and the glistening snow can be seen through the window of the taproom — and the objects cast oddly whimsical shadows.

This story is really nothing at all, and the scratch is nothing too, but from one thing and another you’ll perhaps understand what I mean, namely that of late everything had a je ne sais quoi that made one feel like scribbling it down on paper.

In short, the whole of nature is an inexpressibly beautiful Black and White exhibition when there are those snow effects." (…)

Adieu, with a handshake.

Ever yours,
Vincent


   Bağlantılar:

- Van Gogh Letters

- BibliOdyssey

 

   EKLEME:

“Milyonlarca insanın hayranlığını toplayan, tabloları milyonlarca dolara satılarak rekorlar kıran Hollandalı ressam Vincent Van Gogh, iç dünyasında fırtınalar yaşamış bir sanatçıydı.

37 yaşında intihar eden Van Gogh'un bazı mektupları yeni ortaya çıkarıldı.

Yayıncılar resim dünyasında egemen olan Van Gogh imajını değiştirmeyi, ressamın çektiği iç eziyetlere ışık tutmayı amaçlıyor.” [BBC]

.

18 Ekim, 2009

Üslup ve Seda


  Bu sabah, marketteki gazete ve dergileri kendimden geçmiş bir şekilde incelerken (dergilerin çoğunu orada okuyup para vermiyorum), Theo Angelopoulos’un senaristi, çevirmen ve yazar, Petros Markaris’in röportajına rast geldim Taraf gazetesinde. Markaris’in, röportajı yapan Sibel Oral isimli hanımefendinin, “Şiir nasıl ayrılıyor? Yunanistan’da şiir romana göre çok daha önemli sanırım...” (Türk edebiyatıyla karşılaştırmasını istiyor) sorusuna verdiği cevap, mülakattaki ilgimi çeken noktaydı:

“İşte orada Türk edebiyatıyla ayrılıyor. Yunanistan’da edebiyat demek şiir demektir. Ayrıca mesela Yunan edebiyatında üslup konudan çok daha önemlidir. Ama bu durum birçok şeye engel oluyor. Mesela Avrupalılar Yunan romanlarını okuyorlar ve “ee bir şey olmuyor” diyorlar roman için. Çünkü bizim için önemli olan üslup, konunun ne olduğu değil.”

  Bu paragrafı okuyunca, geçen hafta yazdığım yazıdaki bir cümlede, absürt-saçma ikileminde kaldığımı ve Halid Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah isimli romanından, defterlerimden birine kaydettiğim bir paragrafın aklıma geldiğini hatırladım. Kendi yazımdaki takıldığım nokta, bir şeyin mantıksız olduğunu anlatmak için kullandığım absürt kelimesinin yerine neden saçma kelimesini kullanmayı tercih etmediğimdi. Bu kelimelerden birini seçip kullanacağım cümleyi, ayrı ayrı ve yüksek sesle okuduğumda, saçma kelimesinin yazının gidişatına göre çok agresif durduğunu düşündüm ve Halid Ziya’nın pasajı da tam bu noktada zihnime takıldı. Bu pasajı paylaşmadan önce Markaris’in bahsettiği Yunan şiirinden ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile birlikte  Nev-Yunanilik eğilimini başlatan Yahya Kemal Beyatlı’dan birer örnek vermek istiyorum.


Gözkapakları / Andreas Embirikos

Her zamanki gibi çileden çıkmış su                      
Bir şelale gibi düşüyor yıllar
Ve bir feryat ürkütüyor kuşları.

Fakat bahçeler kayıtsız bunlara
Mutluluk kozalakları ıslık çalar yapraklarda
Elmalar kıpkırmızıdır
Ve yoldan geçen biri koparır birkaç tane.

                    Çeviri: İsmail Haydar Aksoy


Sicilya Kızları / Yahya Kemal

Sicilya kızları, uryân omuzlarında sebû,
Alınlarında da çepçevre gülden efserler,
Yayar bu mahfile a‘sâbı gevşeten bir bû;
Ve gözleriyle derinden bakar, gülümserler
Sicilya kızları, uryân omuzlarında sebû...

Hadîkalarda nevâ-gîr iken şadırvanlar,
Somâki kurnalarından gümüş sular dökülür;
Ve hep civâra serilmiş kadîfe dîvânlar
İçinde, bûseden ölmüş vücûdlar bükülür,
Hadîkalarda nevâ-gîr iken şadırvanlar...

Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını;
Füsûn-ı nevm ile, görmez bu âteşîn ravza
İçinde dalgalanan huzûz-ı rehâvetle hâvz-dan havza,
Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını...


  Absürt-saçma örneği ile Markaris’in bahsettiği üslup anlayışından yola çıkılan bir yolda durulabilecek en güzel durak olan bu Halid Ziya pasajı arasında pek bir benzerlik de yok aslında. Varsa da, temel zemindeki bir fikir yakınlaşmasından ibaret olabilir sadece. Halid Ziya’nın bahsettiği (söylettiği), derinlikli bir kavrayış ve anlayış, dilin kullanımıyla ilgili.

  “Bence kelimelerin mevzu manasından başka bir de nasıl tabir edeyim seda manası vardır. Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben mesela nâliş kelimesinin mahzun edasını, pervaz kelimesinin tayeran meylini, feryat kelimesinin yırtıcı ahengini pek iyi duyuyorum. İnsanda bu duyuş zevki olduktan sonra mesela: “bahr-i sükûn-perver” diyemez, bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki ra’nın tesadümünden hâsıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir set mana tavirinde kullanılsın. Mesela bahr-i huruşan, yahut bahr-i pür-huruş… Sanki bahir kelimesi de o sıfatla beraber şişiyor değil mi? Buna mukabil “derya-yı sakin” derim, çünkü derya kelimesi de sakin; onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın manasından ziyade izah ediyor.”

Mai ve Siyah – Halid Ziya Uşaklıgil

.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Web Analytics