28 Temmuz, 2010

Tanrı Parçacığı (Sene 3500, Alfa Centauri'ye doğru yol alıyoruz...)


  “Eğer dünya güneşe bir adım daha yakın olsaydı, yanar idik. Eğer dünya güneşe bir adım daha uzak olsaydı donar idik.” 

   –Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmeniniz, (–∞) – 3500 yılları arası

 

  “Bütün bunlar, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı sayesinde keşfettiklerimizle mümkün oldu.”

   –Alpha Centauri Seyahat gemisinin kaptanı, 3500 yılı

 
Prof. Andy Parker – University of Cambridge


  *RSS takipçilerinin, ses kaydını dinleyebilmek için sayfaya girmek zorunda olmaları beni de üzüyor.

26 Temmuz, 2010

Baldırıçıplak Kadınları Ortalık Yerde Öpen İranlı Ünlü Yönetmen Abbas Kiyarüstemi


  A Propos of the Wet Snow tarihinin dördüncü yılına gireceğimiz şu günlerde, A Propos of the Wet Snow’un iki yüz yirminci (220.) ve en seviyesiz yazısına hoş geldiğinizi söylemek isterim.

  Emektar ve mobil sabit diskimi karıştırırken karşılaştığım bir videodan çekip çıkardığım aşağıdaki karede yaşanan olayla ilgili kabul edilemez çirkinlikleri anında fark ettiğinizi biliyorum. Ancak ben tekrar sıralamak istedim bu rezaletin perde arkasındakileri.

  • İlk olarak, fotoğraftakiler karı-koca değiller. Adam kadının yanağına bir buse konduruyor ve fakat nikahlı değiller, sahiden.
  • Kadının başı örtülü değil, evet. Sırtının bir kısmı ve kolları da ortalıkta.
  • En kötüsü de sayın okuyucular, şehvetin doruklarına ulaştıkları o an, umuma ait bir mekanda ve kameraların önünde yaşanıyor.

Kiarostami :sırnaşmak: Deneuve

  Kim bunlar?

  Biri İranlı Yönetmen Abbas Kiyarüstemi, diğeri ise Fransız aktris Catherine Deneuve… 1997 yılı Cannes Film Festivali’nde Kirazın Tadı (Ta'm-e gīlās) filmiyle Altın Palmiye’yi kazanan Kiyarüstemi ödülünü almak için sahneye gelir ve olaylar gelişmeye başlar. Kiyarüstemi, sahneye ilk geldiğinde kimseyle içli dışlı olmadan ödülü kapıp kaçmayı planlamıştır tahmin edebileceğiniz gibi. Ancak ne çare? Deneuve, üzerine üzerine gelmeye başlayınca (ödülü verme bahanesiyle) yapacak bir şey kalmamıştır. Kiyarüstemi, Deneuve’ü yanağından öpmüştür ki ne öpmek! Şapır Şupur. Ya sonra?

  Sonra İran’ın karıştığını biliyoruz. Yönetmenin bir röportajında konuyla ilgili söylediklerinden bir bölümü çevirip okuyalım hep birlikte:

  “Cannes festivalinde ödülü aldığımda, Catherine Deneuve ödülü bana vermek için yanıma geldi. Törenin bir âdeti olarak, sarıldı ve beni öptü. Tahmin edebileceğiniz gibi, toplum içinde böyle bir yakınlık gösterisi, İran’da tam bir felaket olurdu. Olaydan hemen sonra, Tahran’daki oğlumu aradım. Bir süre geri dönmememi, o talihsiz öpücükten sonra durumun pek iyi olmadığını söyledi. Bir hafta orada kaldım ve döndüğümde, karşılama törenini –havaalanında- atlatıp arka kapıdan kaçmak zorunda kaldım.”


  Bağlantılar:

- Röportaj

- Kirazın Tadı’ndan Bir Fıkra

.

18 Temmuz, 2010

Büyük Bir Yönetmenseniz, Küçük Kızları Taciz Etmenizde Herhangi Bir Sorun Yoktur


“So that's OK then. It's fine to abuse young girls, as long as you're a great film director”
  Johann Hari - The Independent

  ***

  Artık hepimiz biliyoruz. 44 yaşında bir adamsanız, ‘Hayır hayır hayır’ diye hıçkırarak ağlayan ve astım ilacı için yalvaran 13 yaşındaki korkmuş bir kıza uyuşturucu verip anal yoldan tecavüz edebilir ve hiçbir ceza almayabilirsiniz. Tek yapmanız gereken iki şartı yerine getirmek: Kaçıp 15-20 yıl olay mahallinden uzak durmalısınız ve bazı iyi filmler yönetmelisiniz. Bu şartları yerine getiriyorsanız, sadece elinizi kolunuzu sallayarak dolaşmakla kalmazsınız, ‘cadı avı’ndan korunmanız için devasa bir kampanya yürütülür ve bir kahraman gibi alkışlanırsınız.

  Roman Polanski kaçmadan önce suçunu kabul etti ve yıllar sonra, sürgünde şişine şişine, bütün erkeklerin onun yaptığını yapmak istediğini söyledi. 1979’da kendisiyle söyleşi yapan bir gazeteciye kıkırdayarak şunları söylüyordu: “Birini öldürmüş olsaydım, bu durum basına bu kadar ilgi çekici gelmezdi, anlıyor musun? Fakat... kahretsin ... genç kızlar. Yargıçlar genç kızları düzmek istiyor. Jüri üyeleri genç kızları düzmek istiyor. Herkes genç kızları düzmek istiyor!”

  Fakat anlaşılan İsviçre hükümeti bunu, Polanski’yi yargılanmak üzere ABD’ye iade etmek için yeterli bulmuyor. Paçayı sıyırabilmesi için yasada boşluk buldular, ‘ulusal çıkarların’ bir faktör olabileceğini de kabul ettiler. Bir İsviçre vatandaşı olarak, şunu söyleyebileceğimi sanıyorum: İsviçre’nin geçmişte ‘ulusal çıkarları’ korumak için yaptığı pazarlıkları hepimiz hatırlarız. Suçlulara yardımcı olup buna İsviçreli gerçekçiliği demek buralarda kökü eskiye uzanan bir gelenektir.

  Polanski’nin bırakılması için yürütülen kampanya, bir nesil önce alt edildiğini sandığım bir yaklaşımlar silsilesini tekrar devreye sokuyor. Oyuncu Whoopi Goldberg, bunun ‘bildik bir tecavüz’ olmadığını söylüyor. Bazıları iğrenç bir tavırla, kızın bakire olmadığını ima ediyor.

  13 yaşındaki bir kız daha önce taciz edilmişse, müstakbel tecavüzcüler için meşru hedef değil midir? Kampanyanın başını çeken Fransız filozof Bernard Henri-Levi, ‘Büyük Sanat’ tehlikeye girdiğinde, bir çocuğun biraz cinsel istismara maruz kalmasının kendisi için sorun olmadığını söylüyor. Şöyle yazıyor: “Polanski’nin yaptığından iğreniyor muyum? Onun davranışı beni ilgilendirmiyor. Benim derdim filmleri. Piyanist’i ve Rosemary‘nin Bebeği’ni seviyorum.”

  Tekrarlamaya değer: Bu kampanyanın başında, bir çocuğa uyuşturucu verip tecavüz etmenin, Mia Farrow’u hamile bırakan ‘Şeytan’la ilgili bir filme kıyasla ‘kendisini ilgilendirmediğini’ söyleyen bir adam var. Romancı Robert Harris, “Bu muamele korkunç” diyor. Harris çocuk tecavüzünden değil, çocuk tecavüzünü cezalandırma çabasından söz ediyor. Polanski’nin ‘lince’ tabi tutulduğunu savunuyor. Bu linççi güruh nerede? Benim bütün görebildiğim, sabırla yasaların uygulanması ve Polanski’nin adil, açık bir mahkemede yargılanması gerektiğini söyleyen insanlar. Bu lincin tam zıttıdır: Bu ölçülü adalettir.  Polanski’yi savunanlar ne söylediklerini anlıyor mu? Harris’in dört çocuğu var. Yarın öbür gün büyük bir yönetmen onlara uyuşturucu verip tecavüz ederse polisi arayacak mı, ya da bunu yapmanın ‘mide bulandırıcı’ olduğunu söyleyecek mi? Çocuklarını korumaya çalışan polise ve savcıların ‘linççi bir güruh’ olduğunu mu savunacak? Tecavüzcü kaçarsa, 30 yıllık firarın ardından serbest bırakılması gerektiğini mi söyleyecek?

  Kampanya başarılı oldu. Yani Whoopi, Bernard ve Robert’e tebrikler: Pişmanlık duymayıp övünen bir çocuk tecavüzcüsü kısmen sizin sayenizde hesap vermeyecek. Zafer partisinde iyi eğlenin. Fakat belki kızlarınızı partiye götürmeyip evde bırakmak istersiniz.


   Bağlantılar:

- Yazının Türkçesinin Kaynağı

.

13 Temmuz, 2010

Şapka İşareti Hiçbir Zaman Kaldırılmamıştır


Basın Dünyasından köşesinde 4 Eylül 2006 günü “Hani bunun şapkası?” başlığıyla yayımlanan yazıda, Türk Dil Kurumunun düzeltme (şapka) işaretini kullanımdan kaldırdığına değinilerek “...Efendim, Türk Dil Kurumu şapkaları kaldırmış… İyi marifet yapmış…” denilmektedir.

Türk Dil Kurumu halk arasında “şapka” olarak anılan “düzeltme işareti”ni hiçbir zaman kaldırmamış ancak kullanımında zamanla bazı değişiklikler yapmıştır.

2005 baskılı Yazım Kılavuzu’nda düzeltme işaretinin şu durumlarda kesinlikle kullanılması gerektiği: 1. Yazılışları bir, anlamları okunuşları farklı olan kelimeleri ayırt etmek için, okunuşları uzun olan ünlülerin üzerine konur: adet (sayı), âdet (gelenek, alışkanlık); hal (pazar yeri), hâl (durum, vaziyet), kar (yağış türü), kâr (kazanç) . 2. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelimelerde bulunan ince g ve k ünsüzlerinden sonra gelen a ve u ünlülerinin üzerine konur: hikâye, kâr. 3. Nispet i (î)’sini göstermek için kullanılır: askerî, edebî.

Kelimelerin doğru yazımını öğrenmek için http://tdk.org.tr adresindeki sayfalarımızda bulunan Yazım Kılavuzu’ndan ücretsiz olarak yararlanabilirsiniz. Ayrıca, Yazım Kılavuzu sayfasında yer alan Düzeltme İşareti bölümünde, düzeltme (şapka) işaretinin kullanıldığı kelimelerin listesi bulunmaktadır. Burada da görüleceği gibi yazıda değinilen kâr, hâlâ gibi kelimeler mutlaka düzeltme (şapka) işareti ile yazılmalıdır.

Saygılarımla.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın
Türk Dil Kurumu Başkanı

  Bağlantılar:

- ŞAPKA İŞARETİ HİÇ BİR ZAMAN KALDIRILMAMIŞTIR

.

03 Temmuz, 2010

Andrey Tarkovski'nin Polaroid Çalışmaları


18  Andrey Tarkovski filmleri ile ilgili söylenegelen, klişe olan ve fakat doğruluğunu reddedemeyeceğim uyduruk tespitlerden (tespitleri ve tespit yapanları hiç sevmediğimi söylemiş miydim) biri şudur:

“Tarkovski’nin filmleri, bir araya getirilmiş fotoğraflardan oluşur.”

  Bu görüşü biraz derinleştirerek ele alıp, yönetmenin çokça bahsettiği ‘zamanın mühürlenmesi’ aksiyonunu yukarıdaki uyduruk tespitle harmanlayarak, pek hoş başka tespitler yapacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz; ilginç şeyler göstereceğim size, bunlardan bağımsız.

  Yukarıdaki fotoğraf da dahil olmak üzere, bu gönderideki tüm fotoğraflar, Andrey Tarkovski tarafından (çoğunluğu İtalya’da) polaroid makineyle çekilmiş çalışmalardır. İncelemekten büyük keyif aldığım bu fotoğraflara rast geldiğim sitede, Nostalghia’nın senaristi olan, Tarkovski’nin İtalya’da beraber çalıştığı Tonino Guerra’nın, Tarkovski ve Polaroid kamerasıyla ilgili birkaç cümlesini de okudum. O metni de Türkçeye çevirip fotoğraflarla beraber buraya koymak istedim.

---
“1977 yılında, Moskova’daki düğün törenime Polaroid bir kamerayla geldi Tarkovski. Bu makineyi henüz keşfetmişti ve bizle beraberken de büyük bir zevkle kullanıyordu. O ve Antonioni nikah şahitlerimdi. O dönemde, biz imzalarımızı atarken çalacak müziği onların seçmesi gerekiyordu. Mavi Tuna’yı (Blue Danube) seçtiler.

O dönemde Antonioni de Polaroid kamera kullanıyordu. Özbekistan’da film çekeceğimiz (o filmi çekmedik) bir bölgede alan çalışması yaptığımız bir günde,  çektiği fotoğrafları üç yaşlı Müslüman’a verdi –Antonioni-. En yaşlısı, fotoğraflara göz atar atmaz şu sözlerle cevap verdi: “Bu ne iş yarar ki, zamanı durdurmak?” Bu olağandışı reaksiyon, öyle beklenmedikti ki, bizi şaşırttı ve hiçbir cevap veremedik.

Tarkovski, zamanın akışıyla ilgili çokça düşünmüştü ve yapmak istediği tek şey vardı: onu durdurmak –Polaroid kamerada, bir anlığına bile olsa.”

---

Not: Fotoğrafların tamamını ya da bir kısmını göremiyorsanız eğer, önerim, picasa ip’lerinin bulunduğu bir hosts dosyası bulmanız –bu konuda yardımcı olabilirim-, ve belki de buna ek olarak, dns ayarlarınızı değiştirmeniz olacaktır. Google’ın çoğu hizmetinde olduğu gibi Picasa’ya ulaşımda da sorunlar devam etmekte.

0102030405060708091011 (1)12131415161719202122232425262728293031323334353637383940

 

  Bağlantılar:

- Kaynak
.

25 Haziran, 2010

Ezra Pound, Exile's Letter (Cathay)


Ezra_Pound_-_Cathay_Title_Page_1915  Cathay, Ezra Pound’un 1915 yılında yayımladığı, kaynak olarak da çoğunlukla büyük Çinli şair Li Po’nun şiirlerine ve felsefe profesörü Ernest Francisco Fenollosa’nın notlarına dayanan bir çeviri kitabıdır.

  Bu kitapta bulunan, Li Po’nun İngilizceye çevrilmiş eserlerinden biri de Exile’s Letter’dır. 1958 yılının Haziran ayında Ezra Pound tarafından okunarak kaydedilmiş bu şiiri alttaki bölümden dinleyebilirsiniz.

  Bu siteyi takip edip de karşılaşmamış olmanızın imkanı yok ve fakat olur ya atlamışsınızdır, “Ezra Pound kim ki?” diye sorabilirsiniz.

  Ezra Pound, bin yılın şairidir.

 

Ezra Pound’un Sesinden, Exile’s Letter

 

 

* Sağ üst köşedeki arama eklentisinde “ezra” sözcüğünü aratarak ilgili yazılara gidebilirsiniz.

** RSS ile takip edenler, çalıcıyı görmek için siteye girmek zorunda kalabilirler.

.

22 Haziran, 2010

Olay Yerine Sonradan Gelen Bastonlu Adam



  1998 yılında, uluslararası baskılara dayanamayan Sudan hükümetinin yardımların güneye ulaştırılmasına izin vermesinden sonra, Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü (MSF - Médecins Sans Frontières) ile beraber, günde yüzden fazla kişinin öldüğü bir kampa ulaşan fotoğrafçı Tom Stoddart’tan bir kare yukarıdaki. Yiyecek bir şeyler için saatlerce sırada bekledikten sonra, hakkı olan azığın kelli felli bir adam tarafından çekip alındığı sakat bir çocuğun fotoğrafı.

  Stoddart bu fotoğrafı çektikten sonra, olaya neden müdahale etmediği noktasında aldığı eleştirilere ise şu şekilde cevap veriyor:

“Ben bir polis ya da yardım gönüllüsü değilim, sadece fotoğrafçıyım. Tek yapabileceğim fotoğraf makinemle gerçekleri söylemeye çalışmak.”


  Gönderi bu kadardı. Evinizin duvarına çerçeveletip asacağınızdan emin olduğum bu fotoğrafın karşısında ağzınızı şapırdatarak pizza yerken, pizzanın kenarlarının ne kadar sert olduğunu ve sizin bunları hiç yiyemediğinizi arkadaşınıza anlatmanız esnasında boğulmanız ümidiyle…


  Bağlantılar:

- Sudan 1998, Paul Lowe ve Tom Stoddart

- Food Theft

.

17 Haziran, 2010

Nina'nın Yanıtları #2


(…)

ERKEK :

Saçlar örgülü, belikli güzel,
     Çiçek tenli kız!
Gülerdin tıpkı bir hırsız misali
     Seni öpen rüzgara

Seni rahatsız eden o sevimli
     Pembe kuşburnu dalına
Çılgın başlım gülerdin hele hele
     Bu tutkun aşıkına!..

(Yaş on yedi! Mutluluk çağı, güzel!
     Oy! Büyük, sonsuz çayır!
Oy kocaman, oy uçsuz bucaksız kır!
     -Hey! Şöyle yanıma gel!…)

-Göğsün göğsümde, sesin sesimde,
      Usul usul baş başa
Dere kıyısına giderdik seninle
      Ve sonra ormanlara!…

Sonra ölü çocuk gibi kendinden
      Geçmiş minik yüreğin,
Gözler yarı kapalı benden seni
      Taşımamı isterdin…

Nefes nefesesin, taşırdım seni
      Çetin keçi yolunda:
Ve bir kuş örerdi andantesini
      Fındık dılında
---
Söyle tatlım, de bana, gideceğiz
     Değil mi? Ne hoş olacak
El ele, göğüs göğüse, ikimiz…

 

KIZ :

-Peki, işim n’olacak?

 

                           Arthur Rimbaud 
                       Türkçesi: Erdoğan Alkan  
                   Orijinali:
Les Réparties de Nina

 

  Bağlantılar:

- Nina’nın Yanıtları #1

- Nina’nın Yanıtları #3
.

08 Haziran, 2010

Eli Çenesinde Etrafı Süzüp Eleştirecek Bir Şeyler Arayan Adamın Okurdan Beklentisi


  Müstear Efendi, kişisel sitesi Martaval’da bir soru sormuştu bir ay önce:

  “Bir blog yazarı okurundan ne bekler? Siz okurlarınızdan ne bekliyorsunuz?”

  Martaval’a kaydettiğim cevabı burada paylaşacağım. Fakat belirtmek istediğim birkaç husus var ve öncelikle bunları ifşa etmeliyim.

  Tahminlerinizde yanıldığınızı söyleyerek başlamak istiyorum yazıma. Sandığınız o mendebur suratlı, eli çenesinde etrafı süzüp eleştirecek bir şeyler arayan adam değilim ben. Günün tamamını okuyarak geçirdikten sonra, akşama doğru, fikir teatilerinde bulunmak için salaş kafelerde dolaşan, bunun dışında da hiç konuşmayan, ketum, çatık kaşlı ve “ben ciddiyim, beni ciddiye alın” diye bağıran adam da değilim. Böyle düşünmenizin nedeninin, salt ciddi –ve güncel olmayan- konuları ele almam olduğunun farkındayım, kişisel hiçbir şey yazmadığımın farkında olduğum gibi. Bunun bazı nedenlerinin olduğunu da tahmin edersiniz. (Yazdığım en kişisel yazının da Jazzy Bach olduğunu da itiraf etmeliyim.)

  Öncelikle bir blog yazarının, kişisel meseleler ile okuyucunun ilgisini çekmeye çabaladığını fark ettiği anda, geriye doğru bir adım atması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o andan itibaren ‘yazar’, okuyucunun aslında bu tip konuları merak ettiğini düşünüp yersiz zevzeklikler yapmaya başlayabilir farkında bile olmadan. (Tabii bunun, zaten kişisel meselelerinin merak edilmesini sağlamak için türlü sevimli yollara başvuran kız çocukları ve yine kişisel meseleleri üzerinden o kız çocuklarını kandırmak için türlü şaklabanlıklara başvuran erkek çocukları için geçerli olmadığını siz de tahmin edeceksinizdir.)

  Diğer bir sebep ise, kişisel özelliklerimdir. (Kişisel yazılar yazmamamın nedeninin kişisel sebepler olması bir tezat değildir.) Örneğin çabucak sinirlenip insanların kalbini kolaylıkla kırmak, en önemli vasıflarımdandır. Karşımdaki kadının kalbini kırmadan bitirdiğim bir ilişki vaki değildir. Sinirlendiğimde sesimi yükseltmekten hiç çekinmem. Yalnız kalmak isterim. Küfrederim. Küfretmekte hiçbir beis görmem. Velhasılıkelam, kişisel bir şeyler yazdığımda kendimi kaybedeceğimi biliyorum. Kişisel gözlemler ve meseleler hakkında ilgi çekici şeyler yazabileceğimi ve bunların okuyucunun ilgisini çekebileceğinin de farkındayım, aynen bunların okuyucunun ilgisini çekmemesi gerektiğinin farkında olduğum gibi.

  Bu durum, güncel konularla ilgili yazabileceğim yazılar için de geçerlidir. Filistin meselesi, BP’nin yarattığı çevre faciası, Afrika’daki gelişmeler ile ilgili yazacağım yazıların içine öfkeyi katacağımı biliyorum, bunun kötü bir ifade tarzını doğuracağını bildiğim gibi. Peki yine de bu tip konularda birkaç kelam etmek gerekmez mi diye düşünebilirsiniz. Ona da cevabım, değiştiremeyeceğinizi, en ufak bir katkıda bulunamayacağınızı bildiğiniz konularda laf ebeliği yapmanın, insanın kendisini tatmin etmekten başka bir getirisinin olmayacağıdır. Bu da, kendinizi buna kaptırıp, sürekli okuyarak geçirmeniz gereken zamanınızı, yine okuyarak -ve fakat gazete okuyarak- geçirmenizi, genelde de sürekli okumaktan ziyade sürekli yazarak harcamanızı beraberinde getirir ki, harika şeyler yazdığını zannettiğiniz adamların, siyasa hakkında her gün demagoji yaptığını fark etmenizi kolaylaştıracaktır. Bu adamların, din, vatan, ordu, laisizm, şeriat, tanrı, konjonktür, darbe, jeopolitik, doğu, batı, anayasa mahkemesi, cihat, sosyoekonomik, asker vs. kelimelerini de sakız çiğner gibi kolay çiğnemeleri, tam da bu zevzekliklerin ürünüdür.

  Önceki iki paragraftaki zafiyetlerimi görmeden de saçmalamaya başlarsam eğer ve arkadaşlarım tarafımdan da eleştirilmezse yazdıklarım, bu günlerde pek gündemde olan Onur Ünlü’nün şiirleri kalitesinde işlere imza atmış olurum ve oraya buraya bacağımı sokmak hırsıyla edebiyatın içine etmekte bir kötülük görmem, hayran kitlemin bile oluşabileceğini bildiğim halde.

  Müstear Efendi’nin sorusuna verdiğim cevapla bitireyim yazımı.

  Kendinizi ciddiye almamanız ve sürekli içi boş tespitler yapmak yerine sürekli okumanız dileğiyle…

 

  Cevap:

  Öncelikle yazarlık yapmadığımı itiraf edeyim de, kısa sürede uzun yazılar yazma işinin aslında ciddiye alınmaması gereken bir şey olduğu fikrime temel oluştursun bu.

  İnternete yazı bırakan kişilerin -blogcular mu demeliyim-, geribildirim alma ihtiyacı hissetmelerinin bencilce bir hissiyat olduğunu itiraf etmeliyim. Yazıya döktüğünüz fikriyatın önemli ve takdir edilmesi gerektiğini düşünüyorsanız -geribildirim bekliyorsanız tam olarak da bunu düşünüyorsunuz demektir-, emin olun o yazdıklarınızın takdire değer bir yanı yoktur.

  Derinliği olan, zamanınızı ayırıp zihninizi yorduğunuzu, orijinal bir yazıyı paylaşmak ister misiniz blogunuzda? Bunu yapabilecek kadar zamanınız var mı? Ve bunu yaptığınızda geribildirim alabileceğinizi düşünüyor musunuz sahiden? Ya da kaç kişiden? Bu niteliklere sahip bir yazı yazdığınızda, yazdığınız konu üzerine geribildirim yapacak, bir şeyler paylaşacak kişinin sizin kadar, yahut sizin sahip olduğunuza yakın derecede konuya hakim olması gerekmez mi?

  Yazdıklarınız çokça paylaşılıyor ve onların üzerine yorum yapılıyorsa sıklıkla, elle tutulur bir şeyler yazmıyorsunuz demektir. Bu çok bayağı ve istisnai bir tespit gibi gelse de, emin olun bu böyledir.

  Tabii, kimse açıp bakmıyorsa yazdıklarınıza, bunu devam ettirmek anlamsız olabilir ve fakat birilerinin sizi takip ettiğinden emin olduysanız bir süre sonra, yazanın –yazar- okuyucudan beklentisi kesilmelidir kanaatime göre.

  Benim amacım geribildirim değil. Takipçilerin, kendileri için yeni kişilerle, yeni kitaplarla, yeni fikriyatlarla, yeni ressamlarla tanışmalarına aracı ve yardımcı olmak istiyorum sadece. Kendim de bir blogu takip ederken bunu beklerim sadece.

  Bloguma gönderdiğim son iletiden gideyim; eğer Glenn Gould’un Sviatoslav Richter üzerine yaptığı yorumlar, Richter’i tanımayan biri için onu merak etmesine ve dolayısıyla (çok dolaylı da olabilir:) hayatını şekillendirmesine bir etki yapacaksa, bu benim için yeterlidir. Ezra Pound’la tanışmam (hayatımı değiştiren önemli şeylerden biridir bu) nasıl tesadüfen ve beklenmedik şekilde, hiç tanımadığım bir adamın yardımıyla, ufacık bir kıvılcım ile olduysa, aynısını yapmak istiyorum sadece.

  Belki birileri daha önce fark etmedikleri bir şeyle karşılaşırlar ve bu onları etkiler diye düşünüyorum. Birkaç kez de buna aracı olduğumu hissediyorum. Bilmiyorum ama inanıyorum. Geribildirim istemiyorum, inanmak istiyorum. Acaba şu anda bir başka yerde (o yerin de ismini vererek) ne oldu diye düşünürüz ya bazen. Ben de kendimi kandırıyorum, birilerinin yeni şeylerle tanışmasında katkım oldu diyorum. Belki de onların hayatını değiştirecek bir şeylerle.

Furkan

.

21 Mayıs, 2010

Fransız Ölünce


 De.

800px-PrévertFamillePrévert


Derin uykulara dalabiliriz
Acı çekebiliriz uyanınca
İhtiyarlayabiliriz
Sonra tekrar dalabiliriz uykuya
Ölümü düşleyebiliriz

 

 

Tombe_Baudelaire

Baudelaire


Ölüm, avutan da -ne çare ki- yaşatan da;
Hayatın sonu; yine de tek ümit, tek güven;
Bizi bir iksir gibi kavrayan, sarhoş eden;
Karda kışta, boralar, tipiler arasında(…)

   
                            

Rimbaud_-_tombe_à_Charleville_Rimbaud

Ey mevsimler, ey şatolar!
Deyin kusursuz kim var?

Ey mevsimler, şatolar ey!
Sıvışma saati, yazık
Ölüm saatidir artık.
Ey mevsimler, şatolar ey!

 Perelachaise-Eluard-p1000383Éluard



Özgür kalacağım işte böyle bir başıma 
Ve insanoğluna bundan sonra da 
Ne ölüm dokunacak ne dirim. (…)

                                                                           

 

 

Valery, tombe

Valéry

Temiz şeyler düşündük, tertemiz;
Uzun yollar boyunca, beraber;

Ve öldük yosunlar üzerinde,
Uzakta, yalnız, o mırıltılı,
O dost ormanın gölgelerinde. (…)

                                


  Bağlantılar:

- Alman Ölünce

.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Web Analytics