17 Haziran, 2010

Nina'nın Yanıtları #2


(…)

ERKEK :

Saçlar örgülü, belikli güzel,
     Çiçek tenli kız!
Gülerdin tıpkı bir hırsız misali
     Seni öpen rüzgara

Seni rahatsız eden o sevimli
     Pembe kuşburnu dalına
Çılgın başlım gülerdin hele hele
     Bu tutkun aşıkına!..

(Yaş on yedi! Mutluluk çağı, güzel!
     Oy! Büyük, sonsuz çayır!
Oy kocaman, oy uçsuz bucaksız kır!
     -Hey! Şöyle yanıma gel!…)

-Göğsün göğsümde, sesin sesimde,
      Usul usul baş başa
Dere kıyısına giderdik seninle
      Ve sonra ormanlara!…

Sonra ölü çocuk gibi kendinden
      Geçmiş minik yüreğin,
Gözler yarı kapalı benden seni
      Taşımamı isterdin…

Nefes nefesesin, taşırdım seni
      Çetin keçi yolunda:
Ve bir kuş örerdi andantesini
      Fındık dılında
---
Söyle tatlım, de bana, gideceğiz
     Değil mi? Ne hoş olacak
El ele, göğüs göğüse, ikimiz…

 

KIZ :

-Peki, işim n’olacak?

 

                           Arthur Rimbaud 
                       Türkçesi: Erdoğan Alkan  
                   Orijinali:
Les Réparties de Nina

 

  Bağlantılar:

- Nina’nın Yanıtları #1

- Nina’nın Yanıtları #3
.

08 Haziran, 2010

Eli Çenesinde Etrafı Süzüp Eleştirecek Bir Şeyler Arayan Adamın Okurdan Beklentisi


  Müstear Efendi, kişisel sitesi Martaval’da bir soru sormuştu bir ay önce:

  “Bir blog yazarı okurundan ne bekler? Siz okurlarınızdan ne bekliyorsunuz?”

  Martaval’a kaydettiğim cevabı burada paylaşacağım. Fakat belirtmek istediğim birkaç husus var ve öncelikle bunları ifşa etmeliyim.

  Tahminlerinizde yanıldığınızı söyleyerek başlamak istiyorum yazıma. Sandığınız o mendebur suratlı, eli çenesinde etrafı süzüp eleştirecek bir şeyler arayan adam değilim ben. Günün tamamını okuyarak geçirdikten sonra, akşama doğru, fikir teatilerinde bulunmak için salaş kafelerde dolaşan, bunun dışında da hiç konuşmayan, ketum, çatık kaşlı ve “ben ciddiyim, beni ciddiye alın” diye bağıran adam da değilim. Böyle düşünmenizin nedeninin, salt ciddi –ve güncel olmayan- konuları ele almam olduğunun farkındayım, kişisel hiçbir şey yazmadığımın farkında olduğum gibi. Bunun bazı nedenlerinin olduğunu da tahmin edersiniz. (Yazdığım en kişisel yazının da Jazzy Bach olduğunu da itiraf etmeliyim.)

  Öncelikle bir blog yazarının, kişisel meseleler ile okuyucunun ilgisini çekmeye çabaladığını fark ettiği anda, geriye doğru bir adım atması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o andan itibaren ‘yazar’, okuyucunun aslında bu tip konuları merak ettiğini düşünüp yersiz zevzeklikler yapmaya başlayabilir farkında bile olmadan. (Tabii bunun, zaten kişisel meselelerinin merak edilmesini sağlamak için türlü sevimli yollara başvuran kız çocukları ve yine kişisel meseleleri üzerinden o kız çocuklarını kandırmak için türlü şaklabanlıklara başvuran erkek çocukları için geçerli olmadığını siz de tahmin edeceksinizdir.)

  Diğer bir sebep ise, kişisel özelliklerimdir. (Kişisel yazılar yazmamamın nedeninin kişisel sebepler olması bir tezat değildir.) Örneğin çabucak sinirlenip insanların kalbini kolaylıkla kırmak, en önemli vasıflarımdandır. Karşımdaki kadının kalbini kırmadan bitirdiğim bir ilişki vaki değildir. Sinirlendiğimde sesimi yükseltmekten hiç çekinmem. Yalnız kalmak isterim. Küfrederim. Küfretmekte hiçbir beis görmem. Velhasılıkelam, kişisel bir şeyler yazdığımda kendimi kaybedeceğimi biliyorum. Kişisel gözlemler ve meseleler hakkında ilgi çekici şeyler yazabileceğimi ve bunların okuyucunun ilgisini çekebileceğinin de farkındayım, aynen bunların okuyucunun ilgisini çekmemesi gerektiğinin farkında olduğum gibi.

  Bu durum, güncel konularla ilgili yazabileceğim yazılar için de geçerlidir. Filistin meselesi, BP’nin yarattığı çevre faciası, Afrika’daki gelişmeler ile ilgili yazacağım yazıların içine öfkeyi katacağımı biliyorum, bunun kötü bir ifade tarzını doğuracağını bildiğim gibi. Peki yine de bu tip konularda birkaç kelam etmek gerekmez mi diye düşünebilirsiniz. Ona da cevabım, değiştiremeyeceğinizi, en ufak bir katkıda bulunamayacağınızı bildiğiniz konularda laf ebeliği yapmanın, insanın kendisini tatmin etmekten başka bir getirisinin olmayacağıdır. Bu da, kendinizi buna kaptırıp, sürekli okuyarak geçirmeniz gereken zamanınızı, yine okuyarak -ve fakat gazete okuyarak- geçirmenizi, genelde de sürekli okumaktan ziyade sürekli yazarak harcamanızı beraberinde getirir ki, harika şeyler yazdığını zannettiğiniz adamların, siyasa hakkında her gün demagoji yaptığını fark etmenizi kolaylaştıracaktır. Bu adamların, din, vatan, ordu, laisizm, şeriat, tanrı, konjonktür, darbe, jeopolitik, doğu, batı, anayasa mahkemesi, cihat, sosyoekonomik, asker vs. kelimelerini de sakız çiğner gibi kolay çiğnemeleri, tam da bu zevzekliklerin ürünüdür.

  Önceki iki paragraftaki zafiyetlerimi görmeden de saçmalamaya başlarsam eğer ve arkadaşlarım tarafımdan da eleştirilmezse yazdıklarım, bu günlerde pek gündemde olan Onur Ünlü’nün şiirleri kalitesinde işlere imza atmış olurum ve oraya buraya bacağımı sokmak hırsıyla edebiyatın içine etmekte bir kötülük görmem, hayran kitlemin bile oluşabileceğini bildiğim halde.

  Müstear Efendi’nin sorusuna verdiğim cevapla bitireyim yazımı.

  Kendinizi ciddiye almamanız ve sürekli içi boş tespitler yapmak yerine sürekli okumanız dileğiyle…

 

  Cevap:

  Öncelikle yazarlık yapmadığımı itiraf edeyim de, kısa sürede uzun yazılar yazma işinin aslında ciddiye alınmaması gereken bir şey olduğu fikrime temel oluştursun bu.

  İnternete yazı bırakan kişilerin -blogcular mu demeliyim-, geribildirim alma ihtiyacı hissetmelerinin bencilce bir hissiyat olduğunu itiraf etmeliyim. Yazıya döktüğünüz fikriyatın önemli ve takdir edilmesi gerektiğini düşünüyorsanız -geribildirim bekliyorsanız tam olarak da bunu düşünüyorsunuz demektir-, emin olun o yazdıklarınızın takdire değer bir yanı yoktur.

  Derinliği olan, zamanınızı ayırıp zihninizi yorduğunuzu, orijinal bir yazıyı paylaşmak ister misiniz blogunuzda? Bunu yapabilecek kadar zamanınız var mı? Ve bunu yaptığınızda geribildirim alabileceğinizi düşünüyor musunuz sahiden? Ya da kaç kişiden? Bu niteliklere sahip bir yazı yazdığınızda, yazdığınız konu üzerine geribildirim yapacak, bir şeyler paylaşacak kişinin sizin kadar, yahut sizin sahip olduğunuza yakın derecede konuya hakim olması gerekmez mi?

  Yazdıklarınız çokça paylaşılıyor ve onların üzerine yorum yapılıyorsa sıklıkla, elle tutulur bir şeyler yazmıyorsunuz demektir. Bu çok bayağı ve istisnai bir tespit gibi gelse de, emin olun bu böyledir.

  Tabii, kimse açıp bakmıyorsa yazdıklarınıza, bunu devam ettirmek anlamsız olabilir ve fakat birilerinin sizi takip ettiğinden emin olduysanız bir süre sonra, yazanın –yazar- okuyucudan beklentisi kesilmelidir kanaatime göre.

  Benim amacım geribildirim değil. Takipçilerin, kendileri için yeni kişilerle, yeni kitaplarla, yeni fikriyatlarla, yeni ressamlarla tanışmalarına aracı ve yardımcı olmak istiyorum sadece. Kendim de bir blogu takip ederken bunu beklerim sadece.

  Bloguma gönderdiğim son iletiden gideyim; eğer Glenn Gould’un Sviatoslav Richter üzerine yaptığı yorumlar, Richter’i tanımayan biri için onu merak etmesine ve dolayısıyla (çok dolaylı da olabilir:) hayatını şekillendirmesine bir etki yapacaksa, bu benim için yeterlidir. Ezra Pound’la tanışmam (hayatımı değiştiren önemli şeylerden biridir bu) nasıl tesadüfen ve beklenmedik şekilde, hiç tanımadığım bir adamın yardımıyla, ufacık bir kıvılcım ile olduysa, aynısını yapmak istiyorum sadece.

  Belki birileri daha önce fark etmedikleri bir şeyle karşılaşırlar ve bu onları etkiler diye düşünüyorum. Birkaç kez de buna aracı olduğumu hissediyorum. Bilmiyorum ama inanıyorum. Geribildirim istemiyorum, inanmak istiyorum. Acaba şu anda bir başka yerde (o yerin de ismini vererek) ne oldu diye düşünürüz ya bazen. Ben de kendimi kandırıyorum, birilerinin yeni şeylerle tanışmasında katkım oldu diyorum. Belki de onların hayatını değiştirecek bir şeylerle.

Furkan

.

21 Mayıs, 2010

Fransız Ölünce


 De.

800px-PrévertFamillePrévert

…
Derin uykulara dalabiliriz
Acı çekebiliriz uyanınca
İhtiyarlayabiliriz
Sonra tekrar dalabiliriz uykuya
Ölümü düşleyebiliriz

 

 

Tombe_Baudelaire

Baudelaire

…
Ölüm, avutan da -ne çare ki- yaşatan da;
Hayatın sonu; yine de tek ümit, tek güven;
Bizi bir iksir gibi kavrayan, sarhoş eden;
Karda kışta, boralar, tipiler arasında(…)

   
                            

Rimbaud_-_tombe_à_Charleville_Rimbaud

Ey mevsimler, ey şatolar!
Deyin kusursuz kim var?
…
Ey mevsimler, şatolar ey!
Sıvışma saati, yazık
Ölüm saatidir artık.
Ey mevsimler, şatolar ey!

 Perelachaise-Eluard-p1000383Éluard

…

Özgür kalacağım işte böyle bir başıma 
Ve insanoğluna bundan sonra da 
Ne ölüm dokunacak ne dirim. (…)

                                                                           

 

 

Valery, tombe

Valéry

Temiz şeyler düşündük, tertemiz;
Uzun yollar boyunca, beraber;
…

Ve öldük yosunlar üzerinde,
Uzakta, yalnız, o mırıltılı,
O dost ormanın gölgelerinde. (…)

                                


  Bağlantılar:

- Alman Ölünce

.

08 Mayıs, 2010

Küçükbaş #2


  İlk toplamanın* daha başarılı olduğunu kabul ettiğim Küçükbaş serisinin ikinci gönderisi:
  (*Küçükbaş #1)

 

  Site: Lost in Shots

  Sanatçı: Marina Kuttig

 The Gang
the gang - lost in shots


  Site: Onexposure

  Sanatçı: Teuku Jody Zulkarnaen

 Shepherd Shepherd by Teuku Jody Zulkarnaen


 
  Site: Onexposure

  Sanatçı: Mihnea Turcu

Inside His House
Inside his house by Mihnea Turcu

 

 

  Site: Onexposure

  Sanatçı: Vlad Dumitrescu

His Personal Heaven

his personal Heaven by Vlad Dumitrescu



  Site: Onexposure

  Sanatçı: Teuku Jody Zulkarnaen

Shephard BoyShepherd boy

.

02 Mayıs, 2010

Glenn Gould on Sviatoslav Richter (İngilizce İçerik)


  

“I was in the presence of one of the most powerful communicators the world of music 
has produced in our time.
”
                                                                                        -Glenn Gould


    * Except from the start, Gould’s comments are also available at 3:00 and 6:10.
.

21 Nisan, 2010

Ebuzer, Şeriati, Dostoyevski


  “Evinde ekmeği olmayan yoksulun eline kılıcı alıp bütün halka karşı ayaklanmamasına şaşıyorum.” *

Cünade’nin oğlu Cündeb, Ebu Zer el-Gıfâri

 

  Muhammed’in dini hakikidir yahut değildir. Bunu bilemeyeceğiz hiçbir zaman. Herhangi bir dine (belki de Muhammed’inkine) inanacaksınız yahut inanmayacaksınız. Vurgulamak istediğim noktada hiçbir önemi yok tüm bunların.

  Osman bin Affan’ı duydunuz mu hiç? Hazreti Osman şeklinde kulağınıza çalınmıştır belki. İşte bu adam, kendine peygamber olarak bellediği Muhammed’in (gerçekten bir peygamber olup olmamasının hiçbir önemi yok bu minvalde, Osman’ın buna inanması yeterli), hakkında:

  “Ne mavi gökyüzü Ebuzer’den daha doğru sözlü birinin üstüne gölge salmış, ne de kara toprak böyle bir adamı kucaklamıştır.”

dediği rivayet olunan, tarihin kaydettiği en büyük şahsiyetlerden biri olan Ebuzer’i bile, Rebeze çölünün ortasına, tek başına, acı çekerek ölmesi için gönderebilecek kadar acımasızlaşmıştır. Çünkü o Ebuzer tüm nefesini, “Halk neden yoksul” diyerek harcamıştır ömrü boyunca; iktidar sahiplerini, bir gün halkın adaletsizlikler karşısında Ebuzer önderliğinde isyan edeceği korkusuyla yaşatarak yıllarca.

  Bin beş yüz yıl sonra da değişen pek bir şey olmadı yeryüzünde. “Halk neden yoksul, bu insanlar neden yoksul” diyerek sesini yükseltenleri sürüyorlar hala yollara. Çöllere değil belki ama, tehlike arz etmeyecek kadar uzaklara.

  Evet, insanlık hiçbir şey öğrenmiyor. Andrey Tarkovski’nin dediği gibi, hiçbir şey öğrenmediğini son dört bin yılda yeteri kadar kanıtladı.


     Yazının başındaki, Ebuzer’in kelamı için Ali Şeriati şu dipnotu düşmüştür bir yerlerde:

* “Ayaklanabilir demiyor, hata ayaklanmalıdır da demiyor. Ayaklanmamasına şaşıyorum diyor. Bundan da önemlisi, yöneticiye, sömüren sınıfa demiyor. Halka karşı diyor! Yani eğer sen açsan, bundan bütün toplum sorumludur. Bu sözde derin iki nokta vardır: Biri şudur: Ebuzer (mahrumlar silahla ayaklanabilirler ya da ayaklanmalıdırlar demiyor, neden silahla ayaklanmadıklarına şaşıyorum) diyor. İkinci nokta da şudur: Hakim sistem veya sınıfa ya da sömürücüye, sermayeciye karşı değiş, tüm halka karşı diyor! Çünkü eğer ben evimde ekmek bulamıyorsam, tüm halk sorumludur, üstelik ölüme mahkumdur! Dostoyevski şöyle der: Bir cinayet işlenirse, sessiz kalanlar da cinayete ortaktır. Ama bu iki sözün değer farkı ortadadır.”

 .

12 Nisan, 2010

Nina'nın Yanıtları #1


ERKEK
:

-Göğsün göğsümde, ciğerlerimiz
     Serin havayla dolu,
Seni günün şarabıyla yıkayan
     Masmavi bir sabahın

Körpe güneş ışınlarına doğru
     Giderdik değil mi? ..
Aşk suskunu ormanın her dalından
     Işıklı tomurcuklar

Ve yeşil damlalar kanadığı zaman
     Ve açılmış şeylerde
Duyumsanırken tenin kıpır kıpır
     Ürperip titrediği:

Sen kırlara sevdalı, tutkun güzel,
     Şampanya köpüğü gibi
Sağa sola serperek tatlı tatlı
     Çılgın gülüşlerini

İki kara gözlerini kuşatan
     Maviyi allaştırıp
Narin, beyaz fildişi tarağını
     Yoncalara daldırırdın:

Gülerdin, aşk esrikliğiyle hoyrat
     Seni kucaklayan bana.
Gülerdin ahududu, çilek tadını
     Doyasıya içen bana. (…)
---
Söyle tatlım, de bana, gideceğiz
     Değil mi? Ne hoş olacak
El ele, göğüs göğüse, ikimiz…


KIZ :

-Peki, işim n’olacak?

                      
                       Arthur Rimbaud
                   Türkçesi: Erdoğan Alkan
              Orijinali:
Les Réparties de Nina

Bağlantılar:

- Nina’nın Yanıtları #2

- Nina’nın Yanıtları #3

.

26 Mart, 2010

İki Mutfak


İnsancıklar, Dostoyevski

  Ben mutfakta oturuyorum, daha doğrusu şöyle: Mutfağın yanında (önce şunu söylemeliyim, mutfağım temiz, aydınlık, çok hoş bir yerdir) evet ne diyordum, mutfağın yanında küçük, mutevazı bir oda var... Şöyle dersem çok daha iyi olacak: Üç pencereli, oldukça geniş mutfaktan, özel durumlarda kullanılmak üzere tahta perdeyle bir yer ayrılmış. Hayli geniş bir oda bu, penceresi bile var. Anlayacağınız her çeşit konfora sahip... İşte benim köşem burası. Aklınıza kötü bir şey gelmesin sakın anacığım. Gerçi mutfakta bölme gerisinde oturuyorum ama önemi yok bunun. Hiç değilse biraz uzağım o gürültüden. Karyolamı kurdum, masamı, komodinimi (hepsi iki tane), sandalyelerimi yerleştirdim, duvara bir tasvir astım.

 

Ben, siz, diğerleri

  Ancak mutfakta oturuyorum, hatta şöyle diyelim: Mutfak bile sayılmaz (önce şunu söylemeliyim, mutfağım daracık, kirli ve loş bir yerdir) evet ne diyordum, mutfağın yanında çok küçük, kümes gibi bir bölme var... Şöyle dersem çok daha iyi olacak: Tek bir penceresi olan, iki insanın zor döneceği genişlikteki mutfaktan, benim gibi sefillerin kalması için bir tahta parçasıyla ayrılmış, küçücük bir ‘oda’ bu. Penceresi bile var, eğer duvardaki delikleri pencereden sayacaksak. Anlayacağınız, türlü sefaletle boğuşuyorum... İşte benim köşem burası. Beni düşünmeyin yine de anacığım, gerçi mutfakta bile bir yer bulamadılar bana, bir tahta bölmenin arkasında oturuyorum ama ne yapalım. Hiç değilse yaşıyorum ya Allah'ım, bunu bile bulamayanlar var. Karyolam yok, masam da. Bir sedirin üzerinde uyuyorum. Senin resmini asacaktım duvara ama onun için de uygun bir yer bulamadım, yastığımın altına koydum.
.

19 Mart, 2010

Trilobit

.
Trilobit

Dünyalar ve yıldızlar
En küçük şey
Acıkan dilimi uzatıp
Hepsini birer birer yaladım
ve yuttum

Biraz serinlemiş gibiyim

50.000.000 sene evvel
Ilık bir denizde bir trilobitken
Duydum melâli
Zaman nedir unutarak
Açıp ağzımı
Bütün denizleri içtim
ve kendim kaybolup
Deniz oldum
Sonsuz deniz oldum

             Asaf Halet Çelebi

.

17 Mart, 2010

Renoir, Dans Eden Çiftler


Dance at Bougival - “Octave Mirbeau, Pierre-Auguste Renoir’ın hiçbir zaman mutsuz bir resim yapmadığını ifade etse de: “Bütün hayatı ve eserleri mutluluk içinde bir derstir. Belki de Renoir, hiçbir zaman hüzünlü bir resim yapmayan tek büyük ressamdır”, Renoir’ın dans eden çiftleri istisna olarak gözüküyor. Renoir’ın dans eden çiftleri, Renoir’ın aktivite sırasında eğlenmelerine izin vermeyerek, dans eden kadınlardan ve onları resmetmekten tedirginlik duyduğunu gösteriyor. Bougival’de Dans isimli resminin ilk iki taslağından bile –kadının gülmediğini göz önünde bulundurursak-, Renoir’ın tasvir ettiği bu kadından hoşnut olmadığı görülebiliyor.”¹

  Dance at Bougival - sketch1 Dance at Bougival - sketch2 Dance at Bougival

 


Dance in the CityDance in the City – (…) “Kadının başı yandan gözüküyor ve üzerinde ışıldayan süslü bir kıyafet var. Yine de yüzünde bir gülümseme yok. Profilden gözükmesine rağmen ağzı resimdeki dansın niteliğini gösteriyor. Dudakları yatay düz bir çizgi şeklinde kapalı, memnuniyetini ifade edecek biçimde  bir kavis dahi almamış ve dişleri gözükmüyor.”²

---

  Bu iki resimdeki kadın aynı kişi, Fransız ressam Suzanne Valadon. Pierre-Auguste Renoir’ın model olarak seçtiği bu kadını resmederken hoşnut olmadığı, kadınların yüzlerine yansıttığı mutsuzluk ifadesinden görülebiliyor. İki resimde de kadının dişleri gözükmüyor ve dudakları kapalı. Kadının yerinin evi olduğu –ya da sadece resimleri için dışarıda modellik yapması gerektiği- gibi düşünceleri bulunan Renoir’ın, aktif bir dansçı ve cambaz olan Valadon’dan hoşlanmamış olması çok şaşırtıcı değil tabii ki.

 

Dance in the Country – Dance in the Country isimli resimdeki kadının ise Renoir için başka anlamlar ifade ettiği anlaşılıyor. Modelin ağzı açık, dişleri gözüküyor ve dudakları yukarıya doğru kavisli. Diğer iki resimden farklı olarak bu kadının mutlu olduğu belirgin. Ressamın, Aline Charigot ismindeki bu kadını mutlu resmetmesinin nedeni, ileride onunla evlenecek olması olabilir mi? Muhtemelen.

dancealacampagne danceinthecountrysketch Dance in the Country


--
¹ Blogs.Princeton.Edu, Michelle Gawrys, Princeton Class of 2009, Dance at Bougival

² Blogs.Princeton.Edu, Michelle Gawrys, Princeton Class of 2009, Dance in the City


   Bağlantılar:

- An Analysis of Renoir's Dancing Couples – Princeton.edu Blogs

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Web Analytics